Prometheus (2012): İtinayla Mitoloji Canlandırılır

Fırat Ataç
Fırat Ataç
01 Haziran 2012

İkisi de birbirinden parlak filmler olan Alien ve Blade Runner‘ın çekildiği senelerde aldıkları olumsuz eleştiriler, bilim kurgu dehası olarak anılabilecek potansiyele sahip olan Ridley Scott‘ı 30 senelik ‘janra yaklaşmama’ psikolojisine soktu. Bu arada teknik olarak kusursuz ama ruhu doyurmayan bir çok filme imza atan Scott, afişinde bir, bilemediniz iki kocaman suratın olduğu epikler ve casus gerilimleri çekmekten sıkılmış olacak ki; kendi yarattığı Alien mitolojisine geri dönmeye karar verdi. Bu büyük bir sorumluluğu da beraberinde getiriyordu tabi…Prometheus‘un hem kendi ayakları üzerinde duran bir film olması hem de  Alien hayranlarını memnun etmesi gerekiyordu. Beklentiler büyüktü çünkü herkes filme adını veren Yunan mitolojisi göndermesinden hareketle Scott’tan felsefi alt yapısı oldukça güçlü bir prequel bekliyordu. Kim ne derse desin neredeyse ilk film kadar iyi olan Aliens‘ı da mücadele edilmesi gereken başka bir ağırlıklık olarak nitelendirirsek (…ki James Cameron‘ın Ridley Scott’ın ‘gayri resmi en büyük rakibi’ olduğu çok açık) Prometheus’un ‘beklendiği gibi’ çıktığını kabul etmemiz gerekir.

Film, bizi yaratanları arama süreci üzerine şekilleniyor. Noomi Rapace ve Logan Marshall-Green‘in canlandırdığı iki arkeolog, araştırma yaptıkları mağaralarda buldukları çizimlere dayanarak insanlığın bilinmeyen bir uzaylı ırkı tarafından yaratıldığına inanıyorlar. Weyland Corp. ile yapacakları ortak çalışmayla gizemi çözeceklerine inanan ikili, şirketin muazzam uzay gemisi Prometheus ve mürettabatı ile dünyaya benzeyen LV-223’e iniş yapıyorlar. Şirketin ya da onu kuranların amaçlarıyla arkeologların amacı arasında farklılıklar olduğu ortaya çıktığında hem insanlar arası gerginlik hem de ürkütücü keşifler gerilimin dozunu her geçen dakika arttırıyor.

Yönetmen Scott ve filmin senaristleri Alien’ın temel şablonundan fazla uzaklaşmayarak işlerini garanti altına alıyorlar. Daha kendi aralarında ortak bir akıl oluşturamamış bir çok farklı karakter, kimsenin olmadığı bu yerde kötü şans, kötü şartlar ve kötü yaşam formlarıyla karşılaşıyor. Kum fırtınaları, mürettebat içi çekişme ve bilinmeyene duyulan korku eski usül panikle birleştiğinde asil görev kirli bir kurtuluş mücadelesine evriliyor.

Buraya kadar her şey normal bir bilim kurgu/korku örneği olarak algılanabilir. Ama daha önce de belirttiğim gibi Scott’tan bunun altını doldurması bekleniyor. Peki dolduruyor mu? Bence elinden geleni yapıyor ama kimseyi de üzmemeye çalışıyor. ‘İnsanları uzaylılar yarattı‘ ana fikriyle yola çıkan hatta ana karakteri vasıtasıyla Darwinizm’e olan inançsızlığını da satır aralarına ekleyen senaryo, yaratan-yaratılan konusu üzerine sunduğu tezlerinde biraz kaçak oynuyor. Konunun eninde sonunda ‘bizi uzaylılar yarattı peki onları kim yarattı?‘ sorusuna bağlanması ve yine ana karakterin boynundan çıkarmadığı haç üzerinden ilahi gücü de yok saymaması ‘bu ne perhiz bu ne lahana turşusu?’ deyimini akla getirebilir. Bu noktada filmle ilgili hangi tarafı tutacağınız size kalıyor: Bu özellikle film üzerinde tartışmamız için yapılmış bir hamle mi yoksa kabul edilemez bir eyyam mı? Şahsen ben burada ilk şıkkı tercih ediyorum çünkü her şey sona erdiğinde hala tartışacağımız şeyleri sinema salonundan dışarı çıkarmamız pek de sık rastladığımız bir durum değil. Prometheus bunu layıkıyla yerine getiriyor.

Filminde ürkütücü, distopik 70’ler bilimkurgusunun ruhunu kusursuza yakın bir şekilde peliküle aktaran Ridley Scott, tam da kendinden beklendiği gibi sinema görselliğine yepyeni bir boyut ekliyor. Kötü film Avatar‘dan beri gördüğünüz en iyi 3D kullanımına sahip filmin mekan tasarımı ise ağızları açık bırakacak cinsten. Olabildiğine ürkütücü, karanlık LV-223 bir cehennem tasviri adeta. Buna bir de Scott’ın uzay ya da kara farketmeksizin yarattığı atmosfer ve yönetmenlik tercihleri eklenince işin teknik tarafının kenarına kocaman bir tik atılıyor.

Üzerinde durulması gereken konulardan biri de oyuncu seçimindeki başarı. Hollywood’taki ilk gerçek anlamda başrolünde, sinema tarihinin en büyük kadın kahramanlarından Ellen Ripley‘in yokluğuna çare olarak sahaya sürülen Noomi Rapace, Sigourney Weaver‘ın üzerine çıkmasının mümkün olmadığının farkında ama yeterli bir performans sergiliyor. Rapace’nin yatıp kalkıp ona güvenen Scott’a dua etmesi gerekir zira şu anda aktif olarak oyunculuk yapan her aktris, tıpkı ilk Alien’daki gibi beyaz iç çamaşırlarıyla bir kapışmada yer almayı ve şimdiden konuşulduğunu duyar gibi olduğum harika sezeryan sahnesinde oynamayı hayal eder. Bravo Noomi, şimdiden oynadın…

Charlize Theron‘un buz prensesi Vickers’la, Idris Elba‘nın da Kaptan Janek’la diğer taşlarını ördüğü oyuncu performansı kısmının şovu çalan kısmı ise süprizsiz bir şekilde Michael Fassbender. İkili oynamanın kitabını yazan aşırı zeki android David rolündeki Alman oyuncu, son beş seneyi domine etmesinin şansla alakalı olmadığı bir kez daha gösteriyor. Peter O’Toole‘in Lawrence of Arabia‘daki karakterini kendine model olarak alan başka bir android gördüyseniz beri gelin. Bunu yaparken Bishop’a duyduğumuz garip sempatiyi ve Ash’le kurduğumuz rahatsız edici empatiyi tek bir karakterde bize yaşatması da cabası.

Nihayetinde Prometheus iyi bir film. Varsın beklenilen alt metni, farklılık arayışını yaratamasın. Şunu unutmamak gerekiyor ki hiç birimiz en son ne zaman bu kadar büyük, bu kadar epik bir bilim kurgu izlediğimizi hatırlamıyoruz. Şimdi elimizde hatırlayacak bir şey var…

Filmin notu: 8/10

 

Fırat ATAÇ

firatatac@hotmail.com / firatatac.tumblr.com / twitter: firatatac

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5