Phantom Thread (2017): Tersine Gotik

-Belki bir gün zevkin değişir.

-Belki kendi zevkimi seviyordumdur.

-Belaya bulaşacak kadar…

-Belki belaya bulaşmayı da seviyorum-

-Sus.

Bu bitmek bilmeyen iktidar ilişkisini sadece titizlikle tasarlanmış her bir karesine değil, karakterlerinin ağzından çıkan her bir cümleye de “nakış gibi işliyor” Phantom Thread. Hikayesinden dekoru ve kostümlerine tüm şaşaası ile eski Hollywood klasiklerini andıran bu filmi günümüze ait kılan şey, bu iktidar ilişkisini işleyiş biçimi. Kelimenin tam anlamıyla eline geçen her şeyi kesip biçen, aristokrat bir tavırla ele aldığı “güzelliği ve estetiği” her eylemine sebep kılan, “ilhamın” bir tür dokunulmazlık kazandırdığı bir adam, Woodcock. Sınıflar, cinsiyetler, kültürler arası herhangi bir sınırı kabul etmemeye ant içmiş bir “arzu nesnesi”, Alma. En büyük silahı ise “zevki”. Pasif bir bir ilham kaynağı değil, çürümeye yüz tutmuş bir evin süsü değil, domestik alana hapsedilen klasik bir roman kahramanı değil. Tam tersine, her tarafı dekorlarla ve kostümlerle bezeli bu teatral mekanın neleri gizlediğinin farkında, gotiğin kurallarını ters yüz edecek kadar kurnaz; hatta belki, tehlikeli. Belaya bulaşacak kadar kendi zevkini seven, arzu nesnesini benliğinden ayrı tutabilen, çok seven, çok konuşan, “çok ses çıkaran”.

Aristokrat sınıfa elbiseler tasarlayan ve kimsenin göremeyeceği yerlere gizli sözcükler diken terzi Woodcock, üzerinde bir anne otoritesi kuran kızkardeşi Cyril ile bir dikiş evi işletmektedir. Bir yolculuk esnasında tanıştığı Alma, sürekli eskiyen ve yerine yenisi gelen ilham kaynaklarından sadece bir diğeri gibidir. Yemeğe çıktıkları ilk gecenin sonunda Woodcock Alma’yı çatı katına çıkarır ve üzerine bir elbise diker. Cinsellik ve dikiş arasında kurulan bu analoji film boyunca devam edecektir. Paul Thomas Anderson karakterlerine silahlar verir, Woodcock’un silahı dikiş iken, Alma’nınki ise yemek olacaktır. Üzerine bir elbise gibi oturtulmaya çalışan domestik rolü tersine çevirir ve sevdiği adamı kendine bağımlı kılmak için yemeğin içine koyduğu zehirli mantarları kullanır. Örneğin bir keresinde “Onu kendi yöntemimle sevmek istiyorum, bana bir gece izin ver” diyerek Cyril’i kovar ve Woodcock’a bir yemek hazırlar. Kendi zevkine göre. Tereyağlı. Beklenmedik bir yemek. Bu ilk bakışta çizdiği “kendini sevdiği adama adayan” kadın resminin altında isyankar bir inat gizlidir. Yemeği hazırlamaya emek harcanıyorsa eğer, Woodcock – Alma’nın deyişiyle- “şımarıklığı” kesecektir.

Woodcock’un tıpkı diktiği bir elbise diker gibi kontrol ettiği, duygusal olan her şeyi ya annesinin anısı üzerinden geçmişe hapsettiği ya da bir ilham aracı olarak kullandığı dünyası Alma tarafından işgal edilir. Alma tam anlamıyla -aksanından da anladığımız üzere bir Alman- yabancıdır. Aristokrasinin ve yüksek kültürün kurallarıyla tasarlanmış bu kontrollü dünyaya giren bir “ajan”, bir tür düzen yıkıcıdır. “O gelmeden önce her şey güzeldi” diye dert yanar kardeşine Woodcock. Anderson bu kontrollü dünyayı Woodcock için değil, kendisi için de yaratmıştır. Tüm mizansen “aristokrat” renkleri, kumaşları ve dekorları, akşam güneşi vuruyormuş hissi veren yumuşak ışık kullanımı ile en küçük detayına kadar tasarlanmıştır. Kazaya, hataya, asimetriye, kuralsızlığa yer yoktur. Alma’yı ilk gördüğümüz an ayağının takılması bundandır; kazara ortaya çıkmış bir tür sızıntı, yanlışlıkla ağızdan kaçmış bir söz, elbisedeki bir sökük gibidir Alma. Alt üst eder, kaos yaratır, tehlike getirir. Gotik hikayelerde olduğu üzere evin içinde, arka odalarda gizli bir tehlike yoktur bu sefer; tehlike dışarıdan gelen, düzeni bozan, dengesiz ve beklenmedik olan Alma’dır.

“Reynolds tüm hayallerimin gerçek olmasını sağladı. Ben de karşılığında ona en çok istediği şeyi verdim, her bir parçamı”. Alma’nın bu cümlesinde oyuncul bir çelişki gizlidir. Her parçasını veren bir insan, nasıl hayallerine kavuşmuş olabilir? Bu oyunun bir parçasıdır. Her ne kadar Alma Woodcock’a “Artık bu oyunu oynamayı kes!” diye bağırsa da, her şeyin farkında olan ve “arzu nesnesi” rolünü bile isteye oynayan da yine Alma’dır. Her bir parçasını verdiği falan yoktur, sadece veriyormuş gibi yapar. Tanrıcılık oynamayı huy edinmiş olan Woodcock’un eline geçen ham bir kumaş gibidir Alma. Onu alıp kesip biçmek, kendine göre şekillendirmek, “yaratmak”, sonra da kaçıp gidişini izlemekten zevk alır. Ama Alma Woodcock’a kumaşın yaratıcısının aslında o olmadığını, ham olanın var olmaya devam edeceğini hissettirir. Hem cinsel, hem duygusal olarak büyük bir hüsrana uğrar Woodcock. Sadece yaratıcılığının değil, “erkekliğinin” de verdiği bu mücadele, kontrolü yitirişi, bir bebek gibi Cyril’e ağlayışı ve nihayetinde kendini Alma’nın kucağında buluşu korkutucu, tehlikeli, yıkıcıdır. Alma, kendisini eve kapatan Woodcock’a inat yılbaşı gecesi bir tür maskeli baloya gider. Bu balonun karnivalesk atmosferi, renklerin birbirine karıştığı asimetrik ve karmakarışık uzak planları filmin kontrollü görsel dünyasına zıt düşer, göz gözü görmez. Woodcock’un korku dolu gözlerle Alma’yı arar, kontrolü tamamen yitirmiştir. Nihayetinde burası Alma’nın dünyasıdır, “başını belaya sokacak kadar zevksiz”, kuralsız ve sınırsız.

Aslı Ildır
twitter

***
Yönetmen: Paul Thomas Anderson
Senaryo: Paul Thomas Anderson
Oyuncular: Daniel Day-Lewis, Vicky Krieps, Lesley Manville
Yapım: ABD, 2017
Süre: 130′

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5