El laberinto del fauno (2006): Del Toro’nun Büyüsü

Kaan Karsan
Kaan Karsan
28 Ağustos 2011

2006 yılında Cannes’da gösteriminin hemen ardından bütün salon hep beraber ayağa kalkıp 10 dakika boyunca, herkesin elleri kızarana kadar bu filmi ve yönetmeni alkışlarken, o salondaki herkes sinema tarihine geçecek bir filmin doğuşuna tanıklık ettiklerini biliyorlardı. Çok içten gelen ve gözyaşlarının refakatindeki bir alkıştı bu, filme bir saygı duruşuydu, hem de filmin gösterimi biter bitmez.

Guillermo del Toro kariyerinde hep gerçeklikten uzak duruyordu. Hep “olmayanın” hikayesini, uçsuz bucaksız hayal gücüyle anlatıyordu. Onu fantastik sinemanın büyüsü cezbediyordu ve ona asıl kimliğini düşleri kazandırıyordu. Del Toro, 2006’da hayalinin en derin ve fantastik sularında, gerçeklikle buz gibi bir temasa geçti. Büyülü gerçekliğin bütün çekiciliği Pan’in Labirent’inde bir yerlerde gizliydi.

Del Toro bizi birçok ulus gibi tarihinin en kanlı dönemlerinden birini geçiren faşist İspanya’nın 1944’üne bırakırken bizi hayallerinde yaşayan, daha doğrusu, hayallerine kaçan küçük bir kız çocuğuyla tanıştırıyordu. Ofelia, bu labirentte Del Toro’nun her şeyiydi.

Savaşın en kanlı döneminde etrafında olup bitene anlam veremeyen ve masumiyet denilen o geçici erdemin tüm güzelliklerini ruhunda taşıyan Ofelia, çevresinde hamile ve yalnız annesi dışında kendisiyle ilgilenebilecek kimseyi bulamamanın boşluğuyla kaçacak bir delik arıyordu. Etraftaki bütün şiddetin, kanın ve vahşetin baş muhattabı olan üvey babası, Ofelia için ölümün, kötücüllüğün ve korkunun sembolüydü. Gerçek denilen o kesin kavrama dair olan bütün ümitlerini kaybeden Ofelia kendini tanıyabileceği, kendi olabileceği tek yer olan hayal dünyasına kaçmalı ve bu kanlı kargaşadan kurtulmalıydı.

Del Toro savaşın ve faşizmin gölgesinde, sert ama dokunaklı bir hikaye anlatmaya soyunurken bu ortamı en objektif şekilde gözlemleyebilecek olan kişiyi seçiyor elbette ki: Küçük bir kız çocuğunu… Ofelia’nın saflığı, bu sayede ilk andan itibaren izleyene bulaşıyor. O kanlı savaş filmlerinin “taraf tutma” hastalığı, yerini bir anda mevzunun anlamsızlığını vurgulayan derin bir sessizliğe bırakıyor. İzleyen savaş ortamıyla değil, Ofelia ile empati kuruyor. İzleyen savaştan korkarak, tıpkı Ofelia gibi bir hayal dünyasına kaçmak istiyor.

Del Toro’nun hayal-gerçeklik kontrastı o kadar ölçülü ki, bu kavramlar yer yer olması gerektiği gibi karışarak filmin asıl sorgulatmak istediği kavramları sorgulatıyorlar. Öyle ki: Kanı ve vahşeti olağanlaştıran o iğrenç savaş, bazen tüm kabuslardan daha korkutucu olabiliyor.

Hayal kadar iyi bir sinema.

Bu korkunç ortamda, Ofelia’nın hayal dünyası da toz pembe düşlerden oluşmuyor doğal olarak. Ofelia, savaş tarafından hapsedilen ruhunu en az savaş kadar ürkütücü bir dünyaya taşıyor. Hayal dünyasında karşılaştığı; sığındığı ya da kaçtığı tüm yaratıklar her hareketleri ile “korku”yu çağrıştırıyorlar. Del Toro’nun müthiş film seti ve kusursuz set ekibi, “korku” kelimesinin gözle görülebilir hale getirebilecek tüm teknik unsurları hatasız bir biçimde perdeye yansıtıyorlar. Ofelia’nın hayal dünyasındaki tüm varlıklar, korku dolu bir ruhu müthiş bir biçimde yansıtıyorlar.

Del Toro yönetmenlik anlamında son yüzyılın en kayda değer performanslarından birini sergilerken arkasına müthiş bir edebiyat külliyatını alıyor. Gabriel Garcia Marquez, Paul Auster, Carlos Fuentes gibi meşhur yazarların sıklıkla başvurdukları bir anlatım yöntemi olan “büyülü gerçekçilik” filme ruhunu ve tadını kazandırıyor. Ofelia’nın iki dünya arasında gidip gelmesi, lakin bu geçişlerin hiçbir ek açıklama ya da abartılı bir görsellikle desteklenmemesi, gerçeğin büyüsünü arttırdıkça arttırıyor.

Çok farklı okumalara, bambaşka yorumlamalara açık bir metnin düşsel coşkusu yer yer hassas seyircilerin dengesini  bozabilecek cinsten. Bir sahne önce koltuğunuzdan zıplayabilecek kadar gerilmişken bir sahne sonra kendini ağlarken bulmak, her filmde yaşayabileceğiniz bir gel-git değil. Öyle geniş bir duygu skalasında buluyorsunuz ki kendinizi, her an daha çok filmin pençesinde, savaşın, ölümün, hayalin ve yaşamın ellerinde hissediyorsunuz kendinizi.

Ofelia, korku dolu her insanın, her gün yaptığını yapıyor aslında. Hayallerine sığınıyor. Tıpkı sizin gibi. Tıpkı gerçekten yorulduğunda ve yaşanılanın ağırlığını taşıyamadığında senin de yaptığın gibi. Sığınıyor Ofelia. Del Toro’nun şiirine ve hayallerine sığınıyor. Hayallere sığındıkça daha da gerçek oluyor. Bir korku imparatorluğunun firarisi olurken, ölümü tanımlıyor ve tamamlıyor Ofelia.

Sinema bazen sadece sinema değildir. Bir şiirdir, bir hayaldir, bir gerçektir. Bazen en iyi romandır sinema, bazen en gerçek hayaldir, bazen kulaklara çalınan bir melodirdir. Fakat her zaman ölümdür ve her zaman yaşamdır sinema. Del Toro, tarihe geçerken, sinemanın tanımlarına da katkıda bulunuyor.

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5