Pandora’nın Kutusu (2008): Türk Sineması Yararına Açılan Kutu


Aylin Solakoğlu
27 Nisan 2011

Pandora’nın Kutusu, yönetmeni Yeşim Ustaoğlu’nun deyişle bir yalnızlaşma, yabancılaşma hikayesi. Bende yarattığı izlenim ise; kaçış. Kendinden kaçış, toplumun üzerinde yarattığı baskıdan ve tekdüzelikten kaçış, kaçtığını düşünürken aslında kaçıp uzaklaşamadığın gerçeğinden kaçış.

Pandora’nın Kutusunu iki defa izledim, ilk izlediğimde benim için ana iki karakter vardı filmde; Nusret Hanım ve Murat. -ikinci izleyişimde ise bu belli ölçülerde değişti- Nusret Hanım, Batı Karadeniz dağlarında bir köyde tek başına hayatını idame ettiren, çocuklarından uzakta bir hayatı olan, zamanında eşi ve üç çocuğuyla sorunlar yaşamış ve sonunda yalnız kalmış bir kadındır. Yaşlılığının sebep olduğu Alzheimer nedeniyle bir gün dağlarda kaybolur. Ve işte pandora’nın kutusunun açıldığı ve kötülüklerin ortaya çıktığı anın başlangıcı olur, bu olay.

Şehirde yaşayan Nusret Hanım’ın çocukları ise, tek tek ele alınıp değerlendirilmesi gereken karakterlerdir. Hepsinde özellikle şehir hayatının ve yaşam düzenin getirdiği kapana sıkışmışlık, tekdüzelik, kendine yabancılaşma ve sahip oldukları önyargıları görürüz. Filmin ilk sahnesinden itibaren neredeyse her sahnesinde, orta sınıf şehir insanın yaşamına dair yapılan ağır eleştirileri bulabiliriz.

Filmin ilk sahnesini hatırlayalım; Batı Karadeniz dağları ve muazzam bir görüntü vardır perdede, sonra şehir hayatına döndüğünde kamera, sabahın çok erken saatlerinde, vapurların, trafiğin, insanların gürültüsünden martı seslerini zor duyduğumuzu fark ederiz, şehrin keşmekeşi başlar, bu keşmekeşlik aynı çevrede olduğu gibi insanın hayatına da nüfuz etmiştir.

Sitede yaşayan Nusret Hanım’ın en büyük kızı Nesrin, çevresindeki insanların kontrolünü elinde tutmaya çalışırken, onları kendinden uzaklaştırdığı gibi kendisine de yabancılaşır. Benzer evlerde oturan, benzer işleri yapan bir orta-sınıf kadınıdır ve üzerine yüklendiği düşünülen; evi, çocukları ve kocasını çekip çevirme görevinin sorumluluğu altında, otoritesini dayatmaya çalışan, dışında güçlü içinde zayıf bir kadındır. Kendi sorunlarından kaçmak için sığındığı bir alandır belki de onun bu takıntılı sayılabilecek çevresindekileri kontrol etme eylemleri. Nesrin’in en büyük ”sorunu” ise oğlu Murat’ın hayatını düzenin gerektirdiği şekilde yaşamasını sağlayamamasıdır. İyi bir okulda okumak, normal insanlarla arkadaşlık kurmak, eve zamanında gelmek, ailesine itaat etmek gibi eylemleri bekler Murat’tan ve Murat bunlardan kaçtıkça, annesinin de baskıları nedeniyle; uzaklaşmaya, düzene karşı gelmeye başlar.

 

Murat’ın babası-Nesrin kocası-her ne kadar filmde arka planda olan karakterlerden biri olsa da, yönetmenin ve senaristin filmin her karakteri üzerinde ne kadar ayrıntılı durduğunu, onları nasıl işlediği görebiliriz. Baba ve eş karakterinin her iki kimlikte birden, çevresindeki olaylara karşı duyarsızlaştığını ve belki de yaşamın getirdiği bir üzerine ”ölü toprağı serilmek” deyimini görürüz, karakterimizde. Nesrin’in annesinin kaybolduğunu telefondan öğrendiği sahnedeki  tepkisizliği, sanırım karakteri en iyi anlatan sahnelerden biridir.

Murat’ın benzememek istediği baba karakterinden uzaklaşması ve kendisine kötü örnek olacağı düşünülen dayısına yaklaşması aslında, bize film hakkında da önemli bir ipucu verir; yaşadığını hissetmek duygusu.

 

Ayaklarımı hissettim yani,ellerimi hissettim,damarlarım varmış damarlarımı hissettim..

Murat’ın ailesinden uzaklaşıp, huzur bulduğu aynı zamanda anne ve babasının orada olmasından hoşnut olmadığı yerdir, dayısının yanı. Mehmet, Nusret Hanım’ın en küçük oğludur, bir nevi modern insanın kurallarına uyum sağlayamamış ama tam olarak da o hayattan kopamamış, bir tutunamayan. İki ablasından oldukça farklıdır, ne Nesrin gibi bir ailesi vardır ne de Güzin gibi modern köleliğin ve sahte ilişkilerin insanıdır. Ayrıca filmin farklı ve mizah duygusu güçlü olan karakteri olarak, senaryonun inişli çıkışlı yapısında da önemli bir rol oynar.

Bu üç kardeşin yolu, anneleri Nusret Hanım’ın kaybolması ile birleşir ve pandora’nın kutusunun açıldığı o olay ile hepsinin hayatlarına konuk oluruz, sorunlarına, ruh hallerine, kızgınlıklarına… ama hiçbir zaman bir tarafın iyi bir tarafın kötü olduğu bir düzen değildir bu.

Batı Karadeniz’e olan yolculuktan, annelerini şehre getirmelerine ve onun yükümlülüğünü alamamalarına kadar, pek çok zaman hareketlerinde tutarlı davranışlar bile bulduğumuzu söyleyebiliriz. Sonuçta, filmde anlatılan aslında bizleriz ya da yakınlarımızdan birileri. Hangimiz ilişkilerde, ailesiyle arasındaki iletişimde, aşk dediğimiz olguda ya da en basitinden iyi ve kötü yanlarımızı teraziye koymada kendimize karşı dürüst olduğumuzu söyleyebiliriz?

Sabah erken saatlerde uyanıp, işe giden, işten gelen , bazen spor yapan, en çok televizyon izleyen bir döngüye girmişken, sanırım bir çoğumuz, Nesrin ile Güzin’in annelerinin bakımın daha iyi olacağına inandıkları bir bakım evine, Nusret Hanım’ı bırakmalarını yadırgamadı ya da ufak bir doğruluk payı bulmadı?

Belki de bir diğer önemli noktaydı, yaşadığını hissetmeye başlayan Murat’ın neden anneannesini bakım evinden kaçırıp, onu istediği yere geri götürmesi. Bu iki insanın ortak noktaları; birbirlerini anlamaya çalışmadan, anlayabilmesi, isteklerine saygılı olmaları ve ikisinin de sahip olduğu boşluk duygusuydu.

Murat içindeki boşluğa bir neden ararken, Nusret Hanım o boşluğu yaratmak istiyordu. Yaratılan hapishanelerden kaçış, doğaya dönmekle çözülmüyordu elbet, lakin insanın bir nokta idrak edip, dişlileri kırmaya başlaması gerekiyordu. Bunun için ne iyi ne de kötü olmak sonuç getirirdi, dişlileri kırmak için, göze alabilmekteydi, tüm mesele.

 

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5