Ötekilerin Gökkuşağı Renginde Sineması

Neslihan Güngör
Neslihan Güngör
22 Haziran 2012

Richard Dyer sinema kuramı üzerine incelemelerinde  “Stereotipleştirme toplumda egemen grubun (heteroseksüel beyaz erkeklerin) egemenliğini kurmak ve sürdürmek için ve diğer grupları (homoseksüeller, siyahlar, kadınlar ve işçi sınıfı) marjinalize etmek ve dışlamak için kullanılır. Dolayısıyla stereotipler, toplumsal gruplar arasındaki keskin sınırları korumak için onların arasında keskin zıtlıklar oluştururlar. Ayrıca normatiftirler. Queen ya da dyke gibi gey ve lezbiyen stereotipleri, cinsiyetli heteroseksüel normları yeniden üretirler çünkü homoseksüel erkeğin ya da kadının heteroseksüel normlara uymadığına ve asla ‘gerçek’ bir erkek ya da kadın olamayacaklarına işaret ederler”  der.

Ataerkil siyasanın beyazperdeye yansıttığı eşcinsel temsili, vampir lezbiyenler, içe dönük beceriksiz erkek modelleri, kıskanç psikopat yakın arkadaşlar vb. biçimlerde tasarlanır. Bu temsil gündelik hayatta “görünmez “ kılınan eşcinsel toplumun, gitgide ötekileştirilmesine hizmet etmekle kalmaz, bu durumu içselleştirir de.

Eşcinsel Onur Haftası’ nın (1) arifesinde bu stereotipleştirmeye karşı çok katmanlı eşcinsel karakterler yaratan filmlerden bir dizi örnekleme sunmak yanılsamanın tekdüze aynasını kıracak “gökkuşağı renginde”(2) bir taş olabilir.

Philedelphia- Jonathan Demme, 1993

Anlamı kardeş sevgisi olan Philedelphia, aynı zamanda “Irk, inanç ve cinsiyetleri ne olursa olsun bütün insanlara, maddi ilerlemelerini ve manevi gelişmelerini, hür ve haysiyetli bir şekilde, ekonomik güvence altında ve eşit şartlarda sürdürmek hakkına sahiptirler” maddesinin bulunduğu Philedelphia Bildirgesi’ne de ev sahipliği yapmıştır.

Fakat AIDS’ e yakalanan eşcinsel avukat  Andrew Beckett için bu madde işlemez ve sudan bir gerekçeyle çalıştığı hukuk firmasındaki işine son verilir. Firmaya karşı yürüteceği hukuk mücadelesinde davaya yanaşmayan birçok avukattan sonra homofobik tavrına ve önyargılarına rağmen  Joe Miller davayı üstlenmeyi kabul eder.

Sonrasında hem cinsel kimliği, hem de bir eşcinsel hastalığı olarak görülen AIDS yüzünden dışlanan Andrew kişiliğinde bir hukuk mücadelesi başlar. Aslında yürütülen toplumun gaddar önyargıların çektiği sete karşı bir insanlık savaşımıdır.

“Çocuklarımı ikinci sınıf vatandaş muamelesi görsünler diye yetiştirmedim. Git Andrew ve hakkını ara.”

Boys Don’t Cry- Kimberly Peirce, 1999

Kadın vücudunda sıkışıp kalmış bir erkek olarak çıkışı Teena  Brandon olan adını, isim ve soyadını tersine çevirip, erkek gibi giyinip yaşayarak bulmaya çalışan, henüz 21 yaşındayken tecavüze uğrayıp öldürülen Brandon’ ın gerçek hikayesinden uyarlanan film, günümüzde artarak süren nefret suçlarını ele alan bir çalışma.

Hilary Swank’ in Oscara layık görülen doğal oyunculuğu ve tecavüzü anlatan etkileyici sahneleriyle, ancak kendinden olanı kabul zihniyetin  sebep olduğu nefretin insanların hayatını nasıl yerle bir ettiğini anlamak anlamında mutlaka izlenmesi gereken bir film.

Le Fate Ignoranti-Ferzan Özpetek, 2000

Film bir araba kazası sonucu ölen eşi Massimo’ nun gizli sevgilisini bulmak için yaptığı araştırmada, onun tamamen farklı bir ikinci hayatı olduğu gerçeğiyle yüzleşen Antonia’ nın izinden gidiyor. Massimo’ nun sevgilisinin tahmin ettiği üzere bir kadın olmadığının şokunu, tanıştığı insanların içten tavırları sayesinde atlatan Antonia, olaylara yaklaşımındaki candanlık sayesinde kendisine bu zor günleri atlatmakta yardımcı olan gerçek dostlar bulur.

Özpetek’ in yumuşak ışık kullanımı, başarılı, zarif geçişleri, kocaman sofralarda elden ele sunulan yemekler, birbirinin sözünü kese böle yapılan samimi sohbetler ve elbette ki Nazım Hikmet şiiriyle, ağır bir dramdan yürek açan bir paylaşıma evrilen, dostluk, yardımlaşma ve kendisi olma cesareti üzerine bir film.

“Bu geç vakit, bu sonbahar gecesinde kelimelerinle doluyum; zaman gibi, madde gibi ebedî,

göz gibi çıplak, el gibi ağır ve yıldızlar gibi pırıl pırıl  kelimeler.

Kelimelerin geldiler bana, yüreğinden, kafandan, etindendiler.

Kelimelerin getirdiler seni, Mahzundular, acıydılar, sevinçli, umutlu, kahramandılar,

Kelimelerin insandılar…”

Kinsey-Lets Talk About Sex- Bill Condon, 2004

Cinsellikle ilgili bir çok tabunun bireylerin yaşamını katı sınırlamalar içerisine soktuğu 1940’ ların Amerikası’ nda, insanların seksüel davranışlarıyla ilgili hazırladığı raporla, gitgide 60’ lı yılların cinsel özgürlük ortamına zemin hazırlayan Alfred Kinsey’ in hayatı ve çalışmalarıyla ilgili film, hem tarihi önemi, hem de Liam Neeson’ un kendi iç çelişkileriyle mücadele eden karakteri başarılı biçimde yansıtmasıyla dikkate değer bir çalışma.

Çocukluk ve gençlik dönemlerinde cinsel konularda gördüğü baskı ile eşcinsel olduğunu ancak asistanıyla yaşadığı bir yakınlaşma sonucu kendine itiraf edebilen Kinsey’ in iniş çıkışları filme güzel bir şekilde yedirilmiş.

İkinci yarısından itibaren çalışanlar arasında gelişen ilişki biçimleriyle konu biraz özünden sapsa da film “mastürbasyon yapmak deliliğe yol açar” düşüncesinin günümüzde ancak saçma bir hurafe sayıldığı gibi, şu an kesinliğinden emin olduğumuz bir çok yargının da yakın gelecekte dağılıp gideceğinin ispatı.

“Neden benden bu kadar nefret ediyorlar?

Çünkü sen onlara annelerinin ve anneannelerinin mastürbasyon yaptığını anlattın.”

Transamerica- Duncan Tucker, 2005

Cinsiyet değiştirme ameliyatı öncesi yıllar önce erkek olarak girdiği ilişkiden olan oğlunun varlığından haberdar olması ve psikolojik danışmanının durumla yüzleşmesini kesin şart koşması sonucunda, oğlunu hapishaneden çıkartmak için yola düşen Bree’ nin hikayesi ebeveyn ve birey olmak üzerine güzel bir öykü.

Tek amacı ünlü bir gay porno yıldızı olmak olan ve kendisini iyiliksever bir kilise görevlisi sanan oğluyla bu yol filminde adım adım kurduğu ilişki, bir zamanlar kendi ailesiyle kuramadığı ilişkiyi idame ettirecek yönde. Annesine “Ben hiçbir zaman senin oğlun olmadım ki” sözünü nihayetinde söyleyebilen Bree, aile ilişkilerinin o can yakan ikiyüzlülüğünü yıkıp atıyor.

Film diyalogları, akışı ve müzikleriyle bu sıra dışı konuyu gayet doğal ve naif bir tarzda taşıyor beyaz perdeye.

“- Penisin hakkında ne hissediyorsun?

-Beni rahatsız ediyor. Bakmaya bile katlanamıyorum.

-Ya arkadaşların?

-Onlar da hoşlanmıyorlar.”

Brokeback Mountain – Ang Lee, 2005

Erkek egemen zihniyetin baskısını iliklerine kadar hissettikleri bir dünyada, ilk beraber oluşlarından sonra kendi gerçeklikleriyle yüzleşmeyi belki de tam da bu baskı hali yüzünden göze alamayan iki kovboyun, Jack ve Ennis’ in, yıllar içinde standart bir aile kurmalarına rağmen dinmeyen aşklarının, bir türü tamamlanamamalarının hüzünlü, yoğun öyküsü.

Tüm ruhuna ortaya koyarak sevdiği kişiye sarılmanın hatırasının, yolunda gitmeyen her şeye karşı, her vakit ve her koşul altında bir can simidi gibi tutunulan bir andaç olması, içinden geldiğince konuşma, yüreğinden geldiğince yaşamanın önünde set çeken toplumsal önyargıya karşı, hayata bu sarılmadan yola çıkarak devam etmeye çalışmak.

“Hiçbir zaman yeterli vaktimiz olmayacak…”

Milk- Gus Van Sant, 2008

1978 yılında San Francisco Belediye Konseyi’ ne seçilen fakat çok geçmeden belediye binasında bir suikaste kurban giden gay aktivist Harvey Milk’ in kampanya örgütlemeleri ve hayatı üzerinden izleyiciyle buluşan film eşcinsel hareketin önemli sembollerinden birini izleyiciyle buluşturuyor.

Dönem göz önünde bulundurulduğunda eşcinselliğin hastalık olarak görüldüğü, mülk edinme ve işyeri açma haklarının bulunmadığı, Milk’ in Deniz Kuvvetleri’ nden cinsel kimliği yüzünden uzaklaştırıldığı şartlar altında mücadelenin ulaştığı kitleselliğin ne kadar büyük bir çaba gerektirdiği anlaşılabilir oluyor.

Yer yer belgeselci bir yaklaşımla, bir an bile yorgunluğa, umutsuzluğa teslim olmayan, muzip ve kararlı Harvey Milk karakteriyle beraber, baskı ve şiddet unsurlarının ne şekilde organize olduğunu ve buna karşı duruşun ne şekilde örgütlendiğini anlayabilmek için eşi bulunmaz bir çalışma.

A Single Man- Tom Ford, 2009  

Christopher Isherwood’ un aynı adlı romanından sinemaya uyarlanan film, Colin Firth’ in minimal oyunculuğuyla, sevgilisi Jim’ in bir trafik kazada kaybeden George’ un hikayesini taşıyor beyaz perdeye.

Romanın bu başarılı uyarlamasında, neredeyse yok denecek kadar az kullanılan diyaloglar, daha çok görüntüler ve ruhsal gel gitler üzerinden beslenerek, izleyicinin George karakteri sayesinde kendi iç dünyasında, yaş almaya, var olmaya dair sorularını geliştirip büyütecek nitelikte.

George’ un ruh halini göre değişen ışık, bir moda kataloğundan fırlamışçasına arz-ı endam eden tablo güzelliğinde erkekler, hayatın ısrarlı çağrısına rağmen, bir idea ve pratik olarak ölümle hesaplaşmaya çalışan “Tek Başına Bir Adam”

“ Ruslar üzerimize bir füze fırlattıklarında duygular için zamanımız olmayacak.

“Eğer duygular için zaman olmayan bir dünya olacaksa Grant, bu benim yaşamak istediğim dünya değil.”

Zenne- Caner Alper, Mehmet Binay, 2011

15 Temmuz 2008’ de eşcinsel olduğu gerekçesiyle babası tarafından öldürülen Ahmet Yıldız’ dan esinlenerek çekilen film dansçı Can, travmatik fotoğrafçı Danny ve çok geçmeden onunla bir aşk yaşayacak Ahmet üzerinden, eşcinsel toplumunun gündelik yaşamda yüz yüze kaldıkları açmazlar aile ilişkileri, askerlik, iş vb. aktarıyor.

Her ne kadar film Ahmet Yıldız cinayeti sayesinde prim yapmak gibi bir suçlamaya maruz kalsa da, zaman zaman klişe bir anlatım ve senaryoda ikilemler gibi sorunların tuzağına düşse de, söyleyecek sözü olan ve bunları dile getirmek konusunda ciddi bir samimiyete sahip bir çalışma.

“Neden dürüst olup gerçeği söyleyemiyorsun?

-Anlamıyorsun. Dürüstlük beni öldürecek.”

1: 1969 yılında Stonewall Inn adlı barda baskıya, şiddete dayanamayan eşcinseller ayaklanmış, kendileri üzerinde baskı kuran polisi bara hapsetmiş ve 4 gün boyunca sokaklarda çatışılmış, eylemler yapılmıştır. LGBTT mücadelenin dönüm noktalarından biri olan bu gün dünyanın her yerinde Onur Haftası ile kutlanır.

2: Gökkuşağı Bayrağı, San Franciscolu sanatçı Gilbert Baker tarafından tasarlanan, her bir rengi eşcinsel toplumun farklı bir bileşenini temsil eden (kırmızı yaşamı, turuncu iyileşmeyi ve gelişmeyi, sarı güneşi, yeşil doğayı, çivit mavisi uyumu, mor maneviyatı, cam göbeği sanatı ve cart pembe cinselliği) bayrak.

Neslihan Güngör

gungorness@hotmail.com

Twitter