Insignificance (1985): Güzellik Zekaya karşı

Alican Yıldırım
Alican Yıldırım
07 Şubat 2012

New York’ta bir otel odası, gecenin geç saatleri. Kapı çalınır. Evren hakkındaki bir araştırması üzerinde çalışan profesör kapıyı açmaya gider, karşısında zamanın en ünlü ve en çekici yıldızı durmaktadır. Seti için şehirde bulunan yıldız, ayrılmadan önce profesörle tanışıp görüşmek istemiştir. Ve bu otel odası, 20. yüzyılın ilk yarısına damgasını vurmuş iki ikonun tuhaf bir gecesine tanıklık edecektir. Zekâ ve güzellik; klişe, alışkanlık ve görünüşleriyle Albert Einstein ile Marilyn Monroe’ya öykünen iki karakter üzerinden bir mekânda buluşturulacaktır.

Nicolas Roeg’ın 1985 yapımı Insignificance (Belirsizlik) filmi; bu iki ikonun buluşmasından ibaret değildir elbette. Filmdeki “Senatör” ve “Beyzbol Oyuncusu” isimli karakterler dönemin önemli iki ismini hatırlatmaktadır: Joe McCarthy ve Joe DiMaggio. Bu iki yan karakterin filmdeki “ikon”larımızla bir şekilde ilişkileri olması; filmin zaten klişeler ve absürtlükler üzerine giden öyküsünün daha farklı bir boyutta ele alınmasına ve bu “kitsch evren”in daha da sağlam bir temel üzerine kurulmasına neden olacaktır.

Film; “Yıldız”ın oynadığı bir filmin setinde başlar. Sarı saçları, yüzündeki beni ve beyaz elbisesiyle Marilyn Monroe’yu andıran yıldız ikonumuz, sete gelir ve onun için hazırlanan mazgalların üstünde bir etek gösterisi yapar. Mazgalların altına yerleştirilen vantilatörler yıldızın eteğinin uçmasına neden olur. Yıldız, tıpkı Marilyn Monroe’nun “The Seven Year Itch” filminde canlandırdığı karakter gibidir. Görünüşü, elbisesi ve metronun mazgallarında uçuşan eteğiyle. Ancak film bu durumu biraz değiştirir, sette yıldızın kocası beyzbol oyuncusu vardır ve onu kıskanmaktadır. Yıldızın etrafıysa onu görmek için kendini paralayan insanlarla çevrilidir. Vantilatörü tutan set görevlisi sahnenin sonunda arkadaşına: “Tanrının yüzünü gördüm.” der. Her şey dönemin modasına ve klişe olaylarına göre yerleştirilmiştir. Paralel kurguda profesörün araştırması üzerinde yaptığı çalışmayı görürüz. Evren üzerine çalışan profesör küçük komik anlarıyla Einstein’ın üzerinden zeki insanlar için oluşturulan klişelere göndermede bulunur. Sette her şey o kadar yapmacık ve boğucudur ki, işi bitince arabasına atlayıp hemen oradan uzaklaşır yıldız. Soluğu bir oyuncakçıda alır. Çünkü çocukken hiç oyuncağı olmamıştır. Flashback’lerle çocukluğu hakkında fikir sahibi olmamız sağlanır, yetimhaneye benzer bir yerde diğer kız çocuklarının alay ettiği küçük bir kız çocuğunun çaresizliğini görürüz. Koluna taktığı saate bile arkadaşları tarafından el konuşmuştur. Kendisini tıpkı kötü Amerikan filmlerinde olduğu gibi dikiz aynasından sinsice kesen şoföründen kol saatini ödünç vermesini ister yıldız. Yeni kavuştuğu bu saat onun içindeki büyük bir boşluğu dolduracaktır. Bir çocuk kadar mutludur artık. Bu arada senatör; profesörün odasını ziyaret etmiş, komünizm tehlikesi hakkında ona nutuk atmakta, ertesi sabah toplanacak olan soruşturma komisyonunda ifade vermesini istemektedir. Dönemin önemli “tehlike”lerinden biri Tony Curtis’in “Senatör” rolündeki müthiş oyunculuğuyla harika bir şekilde hicvedilir ve hem sözde hikâyenin geçtiği yıllardaki siyasal olaylara hem de Amerikan polisiye filmlerinin klişelerine güzel dokundurmalarda bulunulur. Profesör bir şekilde senatörü göndermeyi becerir ancak bir sonraki konuğu o sırada aklına gelebilecek en son insandır herhalde.

Dönemin en çok takip edilen, ilgi duyulan ve en seksi yıldızı profesörün kapısını çalar. Profesör gördüğü kadın karşısında etkilenir ancak onun kim olduğunu önce çıkartamaz. Yıldız, odaya girer ve profesörün çalışma tahtasındaki alfa sembolüne bakıp aslında kulağa çok garip gelse de ortak özelliklerinin olduğunu söyler. Profesör α alfayı kurduğu denklemlerde kullanmaktadır, yıldızınsa giydiği elbise α şekline benzemektedir. Bu sembol üzerinden gösterilen benzerlik çok garip bir ironiyle devam eder. Oynadığı rollerle “Aptal Sarışın” klişesinin yaratılmasına neden olan Marilyn Monroe, Einstein’i bir sandalyeye oturtup ona izafiyet teorisini anlatır. Bu, filmin en ünlü sahnesidir. Yıldız, Profesöre fizik bilgisini ispatlar. Daha sonra profesörle girdiği diyalog yıldızın amacını ortaya koyar. Yıldız, küçüklüğünden beri profesöre hayrandır ve onunla ilişkiye girmek istemektedir. Filmin başından beri izlediğimiz tüm klişeler şimdi tersine dönmüştür. “Arzulanılan adam” olan profesör, artık yıldız tarafından cezp edilmeye çalışılan biridir ancak bu hiç kolay olmayacaktır. Çünkü profesörün ahlak anlayışı böyle bir şeyin gerçekleşmesine engel olmaktadır. Ve profesör, kendisinin de söylediği gibi “Amerikalıların filmlerde her zaman yaptığı şey”i yapar ve yorganını alıp, uyumak için küvetin yolunu tutar. Ancak bu sırada yıldızın, nerede olduğunu öğrenen beyzbol oyuncusu kocası otel odasına dayanmıştır. Freud için “Floyd” diyen bu adam, yıldız ve profesör arasında oldukça enteresan bir sohbet başlar. Ancak profesör onları odada bırakıp dışarıya çıkar. Klişeler sadece o odanın içinde dolanıp durmaz. Profesörün Kızılderili asansör görevlisiyle evrenin merkezi hakkında yaptığı sohbetten sonra görevlinin binanın en üst katına çıkıp kendi yerel şarkısını gökdelenlere doğru söylemesi, profesörün yalın ayak oteli dolaşması bu klişelerin devamıdır. Bir hayat kadınıyla ilişkiye girmeye çalışan senatörse ne ilginçtir ki iktidarsızdır, onun cinsel hayatındaki bu problemin nedeninin çocukken uğradığı bir taciz olduğu Flashback’le gösterilir. Yıldız-beyzbol oyunucusu arasında başlayan Freud diyalogu dördüncü ikon senatörde de kendini anımsatır.

Filmdeki tüm bu absürtlükler Hollywood’un anlatım tekniğindeki klişelerin hicvedilmesiyle kendine has bir anlatım tekniği yaratır. Örneğin filmin başında beyzbol oyunucusunun içtiği bir barın duvarında asılı bir Marilyn Monroe resimli takvim vardır. Resim, yıldızın çeşitli fotoğraflarının parçalarının birleştirilmesiyle elde edilmiştir. Bu “düzensizlik” filmin sonunda kendi anlamını bulacaktır ancak karakterin bir objeye odaklanmasıyla yaratılan flashback’ler filmin içindeki bu “düzensizlik”i film boyunca Amerikan filmlerini hicvederek hatırlatır. Bu flashback’ler her kötü Amerikan filminde olduğu gibi karakterlerin davranışlarının nedenlerini birkaç dakikada açıklamaya yarayan kurtarıcılardır. Profesörün saatle kurduğu bağdan doğan flashback bize Hiroşima’nın profesör üzerindeki suçluluk duygusu hakkında bilgi verir. Profesör içten içe bu durumdan kendini sorumlu tutmaktadır. Saatin bombanın patladığı zamana gösterdiği her anda profesör irkilir ve durumun tekrar gerçekleşeceğini düşünür. Ancak yıldız onu teselli eder ve odadan çıkarken harika bir siyasi göndermeyle filmin sonunu hazırlar. Profesörün korkuları otel odasının bir bombayla yerle bir olmasıyla son bulur. Ancak bu bir korkudur. Düzensizlik de burada kendini yok eder ve tıpkı evrenin başlangıca geri dönerken zamanın geriye işlemesi gibi sahne tekrar başa döner. Yıldızın klişeleşmiş “Hoşça kal”ına profesörün bilindik gülümsemesi karşılık vermektedir.

Alican Yıldırım

yildirim1895@gmail.com

twitter.com/yildirim1895

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5