Ondskan (2003): İncinerek Savunduğumuz Onur Hattı

Neslihan Güngör
Neslihan Güngör
03 Haziran 2012

William Golding’ in romanından Peter Brook tarafından sinemaya uyarlanan, İkinci Dünya Savaşı sırasında Pasifik Okyanusu’ nun ortasındaki ıssız bir adaya düşen bir grup çocuğun, önceleri bir hayatta kalma serüveni olarak başlayan, gitgide adını aldığı şeytanın isimlerinden biri olan Sineklerin Tanrısı’ nın (Baal Zebub) hakkını verecek şekilde vahşileşerek, güçlünün güçsüz üzerinde kurduğu eziyete dayalı hakimiyet tarzıyla, hem yaşı kaç olursa olsun insanın zulmetme yönündeki azim ve becerisini açığa çıkartan, hem de bu microkozmosta dönemin politik yöneliminin altını çizen filmi bir çok sahnesiyle unutulmazdır. Tepede yanan ağaç, sineklerin üşüştüğü domuz başı ve kırılan gözlük gibi imgeler, filmin bütünselliği içinde şiddetin mutlak gücünü ve güce karşı çaresizliği tanımlayan metaforlar olarak çıkar karşımıza. Bir adaya hapsolmuş çocukların gün be gün geçirdikleri değişim, Hitler’in ari olmayan görüntülere sahip Yahudi, Çingene ve diğer etnik gruplara, zararlı düşüncelere kapılmış Komünist ve Sosyalistlere, tanımları aşan cinsel eğilimleri olan eşcinsellere, ahlak dışı davranan hırsızlara, güçlü Almanya idealini alt üst eden üretim bozguncularına karşı sürdürdüğü planlı yok etme politikası ve uzantılarıyla paralellik göstermektedir.

Mikael Hafstrom’un 2003 yapımı Ondskan (Şeytana Karşı) gerek işlediği dönem, gerekse saf şiddet ve onun karşısında duran Eric Ponti karakteriyle vücut bulan “onur koruma hattı” ile ister istemez akla “Sineklerin Tanrısı” nı getirir. Jan Guillou’ nun otobiyografik romanından uyarlanan filmde, James Deanvari duruşuyla Eric, ergenlikte özellikle kendi yaşıtları tarafından sürdürülen baskıya tek başına direnen haliyle, daha ilk bölümlerde benzer durumları sadece okulda ya da ailede değil, işyerinde, aşkta, sokakta deneyimleyen izleyicinin gönlünü fetheder.

Etkileyici bir sekansla açılan filmde, kaba kuvvete dayanan bir dizi aşağılamaya karşı, küçük bir çabayla durumu tersine çevirebilecek yetişkinlerin tavrı dikkate değerdir. Üvey babası tarafından sudan gerekçelerle cezalandırılan Eric, birkaç adım ötede olan annesi tarafından “kurtarılmaz.” Kadın oğlunun çıplak bedeninde şaklayan deri kemerin sesini duymamak için var gücüyle piyanosunda klasik müzik çalarak, aslında hem şiddetin dolaylı kurbanı, hem de onun devamına izin veren kişi olarak baş yaratıcısıdır. Eric’ in gönderildiği, pratik yönetimin tamamen üst sınıf öğrencileri tarafından sağlandığı yatılı okulda da durum farklı değildir. Bu küçük dünyada da bir kısmı alenen Nazi görüşlerini savunan, diğerleri duruma ses çıkartmadıkları için -sosyal demokrat olduğu için dışlanan yüzme öğretmeni de dahil olmak üzere- faşist görüşlerin uygulayıcı temsilcisi olarak değerlendirilebilecek öğretmenler aynı tavrı sürdürmektedirler. Esasında bir parça kendi haline bırakılmayı isteyen, avukat olma hayalinin peşinde koşan, kitap okumayı seven, güzel bir okul çalışanıyla yaşadığı saf ilişkisiyle Eric, çocukluktan yetişkinliğe geçişin tüm kaygılarını yaşayan sıradan bir genç adamdır. Fakat bahsi geçen ve tüm öğrenciler tarafından üst sınıflar tarafından uygulanan saçma kural ve cezalara karşı çıkmak gibi bir alternatifin olduğunun düpedüz unutularak içselleştirilen baskı ortamı, bu ortama verdiği insancıl tepkisiyle Eric’ i bir “kahramana” dönüştürür. O, kazananın okula yapılan bağışla önceden tespit edildiği yüzme yarışında, kaybetmeyi kabullenmeyerek, ya da yemekhanede tüm öğrencilerin gözleri önünde dayatılan cezalandırmalarda fiziksel acıyı dikkate almayarak gerçekten de bir kahramana yaraşır bir durum sergiler.

Ara renklerin hiçbir şekilde yaşama şansı bulmadığı okul ortamında mutlak iyi ve mutlak kötünün mücadelesi izleyiciyi rahatlatacak bir şekilde nihayete ererken, akla şu gibi soruların gelmesi kaçınılmaz olur. Fırsat verildiği taktirde –okul yönetimi tarafından bu sağlanmıştır- yaşıtlarınız kan görmekten ve yalvarmalardan haz alan bir değişime nasıl eğilim gösterirler? Tek çocuğunun acıyla titreyen bedeni bir annenin gözünden nasıl kaçabilir? En yakın arkadaşı çamurlar içinde dayak yerken neden onu yerden kaldıracak el uzatılmaz? Peki ya klasik müzik ve resme tutkuyla bağlı bir oğlan çocuğu gelecekte tüm insanlığın adını nefretle anacağı bir diktatöre nasıl dönüşür?

Sineklerin Tanrısı kitabı, çocukları adadan kurtaran gemideki subayın uzakta gördüğü savaş gemisine bakışıyla son bulur. Adada yaşananlar bir şekilde bitmiştir fakat süregiden savaşın verdiği zarar, sadece farklı cephe ve ülkelerde neden olduğu büyük kayıplarla değil, insanlığın ortak hafızasında yarattığı tahribatla ölçülebilir. Belki de bu tahribata karşı herhangi bir politik bilince sahip olmayan Eric’in yaptığı gibi insan kalmakta inat etmek verilecek en güzel yanıttır.

Neslihan Güngör

gungorness@hotmail.com

Twitter

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5