On Body and Soul (2017): Sürüp Gitsin Bu Rüya

Daniel Frampton Filmozofi’de film-dünya ve film-varlık kavramlarından bahseder. İzleyicinin film-dünya’yı kurma yönelimini bu dünyayı var eden nesnelerin ya da yönetmenin oluşturduğu nesnelliğin ışığında, zihin haritası misali bir imaj dünyası yarattığına işaret eder.* Bu imaj dünyası bizlerin filmin bağlamıyla kurduğumuz ilişkide o filmden yaptığımız çıkarımların nesnelerin üzerindeki etkisidir. Film-dünyada kurulan gerçekliğin içinde bir imaj olarak kendini gösteren tüm nesneler bu düşünsel yolculuğun da temelini oluşturur bu fikir ışığında. Bu nesnelerin kapsadığı alan, filmin ortaya koyduğu anlam dünyasıyla şüphesiz ki bir ilişki içindedir. Bu anlam dünyasını yaratan dili biraz daha açmamız gerekebilir böyle bir durumda. Yani Frampton’ın bahsettiği gibi gözle görülür imajların çizdiği bu zihin haritasına film dilinin elementleri çerçevesinde yaklaşırsak işin içinde sesten kurguya kadar imajların biçimlendirdiği dünyayı var eden katmanlar da devreye girecektir. Bu katmanlar ışığında film dünyası ve kendi dünyamız arasında bir bağ ve film izleme pratiği çerçevesinde bir nedensellik zinciri oluştururuz.

Tüm bunların toplamında, bizim perdede gördüğümüz ve sinema aygıtının işlevini tekrar tekrar yaratan hareketli görüntü, bizim ve sinemanın arasında yeni bir anlam dünyası yaratır. Bu dünya içinde bulunduğu ve yönetmenin yarattığı kavramlarla hayatımıza dahil olmuştur; fakat bu iki farklı dünyadan bağımsız olarak kendi zaman ve mekan sarmalında kendi kurallarıyla oynar. Sinemanın konusu dahiline imaj ve zihni birlikte alıyor olmak ise tam olarak bu aygıtın nedenselleştirdiği karakter bağının izleyici nezdinde nasıl yorumlanacağına işaret eder. Ildikó Enyedi, On Body and Soul’da kendi kavram dünyalarını rüyalarında yaratmış iki bireyin görüş alanına bizleri de dahil ederek film-dünyanın film-zihin üzerinde nasıl bir etki alanı olduğunu kanıtlıyor. Karşımızda duran iki yalnız ruhun yaşamlarından ziyade, rüyalarına ortak olmanın hazzına odaklanarak karakterlerin ortak hafızalarını kendi zihinlerimizde canlandırıyor olmamız Enyedi’nin ortaya koyduğu yönetmenliğin bir parçası. Hikâyenin ilk kırılma anına kadar, filmin başında karlı bir ormanda geçen rüya sekansını bu dünya içinde konumlandırmaya hazır bekler hâlde oluşumuz da bu ortak deneyimin bilinçli bir şekilde ilerlediğini kanıtlar nitelikte devam ediyor. On Body and Soul’un varlığa ve ruha yönelik getirdiği diyalektik yaklaşım, filmin kurulumunu bir hayvan kesim fabrikasında gerçekleştiriyor. Film, karakter tanımlamalarını bu fabrikanın sınırları dahilinde yaparak oldukça ciddi olan tavrını, ortaya koyduğu bu ‘cheezy’ yolla sarsıyor gibi görünse de bu tercihin Mária ve Endre’nin ruhlarının içindeki boşlukları tanımlamada önemli bir işlevi var.

Çok temiz, çok parlak ve çok sıcak karşılıyor bizi film baştaki rüya sekansının aksine. Karlar içindeki iki geyiğin görüntüsüyle açılan film, sonrasında bembeyaz fayanslar üzerinde akan kanların yansımasından bile tepkisizliğini fark edebileceğimiz yüzlere odaklanıyor bir hayvan kesim fabrikasında. Endre, fabrikanın finans uzmanı. Mária ise bir denetleme uzmanı olarak geliyor bu fabrikaya. Kesilen hayvanları denetlerken yüzünde en ufak bir yaşam belirtisi göstermeksizin işini yapıyor Mária. Çünkü işinde iyi olması onun görünür olmayan yaşam fonksiyonları arasındaki tek eğlenceli yan. Endre’nin hayatında ise her şey çok belirsiz. Bir kolu tutmayan bu orta yaşlı adam, gençliğinde geçirdiği hayatın yükünü taşımakla yükümlü gibi oturuyor masasında. Ve bu masanın diğer tarafında onunla konuşmaktan bile imtina eden birine seslenmeye çalışıyor.

Mária ve Endre’nin hikâyesi bu iletişimsizlik sarmalındaki tek gerçek ve tutunulabilir şeye dönüşüyor birden. Kurulamaz denilen bağ kendi içinde bir dil yaratmaya başlıyor. Fabrikadaki hayvanların ölü bedenleri ve yok olan ruhları, karlar içindeki iki geyiğin ruhuyla eşleşiyor. İkisi de bu bağa ve bu dile ihtiyaçları olduğunu fark ettşrmiyor üstelik. Fark ettirmemelerinin nedeni ikisinin de çok ayrı kişiliklere sahip olmasından kaynaklanmıyor. Kendi dünyasını kuramamış bir adamla, sadece kendisiyle koca bir evren yaratmış bir kadının kesişim noktasının, bedenleri ve ruhları sapsarı ışığının altında açık eden bir mekan olması ihtimalden çok bir gerekliliğe dönüşüyor bir süre sonra. Ama Enyedi bunun gereklilik olmadığının, her şeyin bu kadar basit ve apaçık olabileceğinin ipucunu her şeyin görünür olduğu ormanda veriyor oysa. Rüyanın derinliğine kıyasla görmek istemediklerimizi su yüzüne çıkaran kolaycılığı filmin ana meselesine dönüşüyor bu noktadan sonra. Buradaki kolaycılık uğraşılmamışlıktan çok farklı olarak çabucak görünür olmakla ilgili aslında. Ki öyle de oluyor. Fabrikadaki bir hırsızlığın ardından, tüm çalışanların sorguya alınmalarıyla, o orman herkesin tanıklık ettiği bir mekana dönüşüyor. Orman ve ormandaki iki geyiğin oluşturduğu rüya, Mária’nın da Endre’nin de gördüğü bir ortak rüya. İkisi de gözlerini kapattıkları anda bu rüyanın içinde buluyorlar kendilerini. Rüya onların film-zihinleri. Gerçek dünyada harekete geçiremedikleri tüm dürtülerinin kavramsallaştırıldığı ve nedenselleştirildiği bir özgürlük alanı. Bu özgürlük alanı sonrasında bir arayışa dönüşüyor. Bu arayış da birbirleriyle ‘insan’ bedenleriyle iletişime geçtikleri gerçek dünyada vuku buluyor.

Tamamen özgür oldukları soğuk dünyanın aksine, konuşmaktan korktukları bu hapis hayatın sıcaklığı arasındaki tezat onların bedenlerinin ardında çırpınan ruhlarının çırpınışlarına delalet. Legolardan kurduğu hayal dünyasının kapısını açmaya yardım eden rüyalar Mária’nın hem kendine hem de Endre’ye uzattığı bir yardım eli ve bu yardım eli gerçeğin yarattığı yakıcılıktan mümkün olduğunca uzaklaşmak istiyor. Filmin bir diğer noktası olan intihar sahnesiyle bu sıcak dünyayı ikiye yaran kesiğin ardındaki karla kaplı orman yeniden açığa çıkıp Mária’yı tekrar gerçek dünyaya çekse de rüyanın vaat ettiği bu özgürlük alanı artık iki dünyada da açığa çıkmış oluyor.

Filmin kendi dünyasını bu anlamlar çerçevesinde ikiye bölmesi ve bu iki bölümü birbirine beden ve ruh gibi bağlayan kurgusuyla yeniden bir araya getirmesi, iki karakterin boşluğa düşen ruhlarının peşindeki bir dedektife dönüşüyor. İletişim çağı problemleri gibi oldukça işi boşaltılmış bir konunun üzerine Doğu Avrupa Sineması’ndan aldığı mizahla, izleyicilerin beklentileri üzerine oyunlar oynayan tercihleri Enyedi’nin rüya ve gerçek ikiliminde kurduğu en önemli ve işlevsel oyuna dönüşüyor film içinde. Mária’nın kendi ruhunu açığa çıkarmasıyla eş zamanlı ilerleyen bu işlevsellik, filmin rüya bölümünün çözümünde de önemli bir rol oynuyor. On Body and Soul, birbirlerine yabancı iki kavram olarak film-dünyada kendi film-varlığımızı yaratmamız için bizleri bekiyor.

*Frampton, D. (2013). Filmozofi, Sinemayı Yepyeni Bir Tarzda Anlamak İçin Manifesto. İstanbul: Metis.

Sezen Sayınalp
twitter

***

Türkçe Adı: Beden ve Ruh

Yönetmen: Ildiko Enyedi

Senaryo: Ildiko Enyedi

Yapım: Macaristan, 2017

Oyuncular: Géza Morcsányi, Alexandra Borbély, Zoltán Schneider

Süre: 116′

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5
Araç çubuğuna atla