The Dead Girl (2006): Kadına Ölüm Bile Yakışır!

Fırat Ataç
Fırat Ataç
16 Şubat 2012

Karen Moncrieff yazarlığını ve yönetmenliği üstlendiği filmde, öncüllerinin suyunu çıkardıkları ‘paralel hikaye’ kavramını elden geçiriyor. 5 kadın ana karakterini , dağlık alanda bulunmuş bir cesetin etrafında gelişen olayların çerçevesinde bize sunan film, bunu yaparken 5 kadını 5 farklı episodun başkarakterleri haline getiriyor. İlk episod ‘The Stranger’da cesedi bulan Arden ile tanışıyoruz. Yatalak annesi tarafından sürekli itilip kakılan, dini görüşlerin sıkışmışlığı içerisinde özgürlüğünü arayan (dini yönden baskıcı anne rolünde Carrie‘de aynı rolde harikalar yaratan Piper Laurie‘nin olması da gözkamaştıran bir saygı duruşu) , psikolojik olarak yıkık Arden ve ilk flörtü Rudy’nin ilk buluşmalarında ‘ölü kız’ın etkisi çok büyük oluyor.

The Sister’, seneler önce kaybolan kızkardeşinin, cesedi bulunan kız olabileceğini düşünen adli tıp öğrencisi Leah’ın karanlık dünyasına götürüyor bizi. Antidepresanlarla geçirilen bir hayat, ceset de olsa kızkardeşinin bulunmuş olabilmesi umudunun Leah’a aşıladığı yaşama sevinci, bu konuya odaklanmanın getirdiği sosyal hayattaki sıkıntılar arka arkaya sıralanıyor. ‘The Wife’da kocasının cinayetleri işleyen seri-katil olabilceğini düşünen, buna dair kanıtlar bulan Ruth, ‘The Mother’da kızının ömrünün son dönemlerini yaşadığı evde bir gün geçiren anne Melora’yla içine iyice girdiğimiz hazin öykü, filme de ismini veren ‘The Dead Girl’ ile ölü kız Krista’nın başına gelenleri bize aktarıp nihayete eriyor. Yönetmen, 5 farklı perspektiften ölüm, yalnızlık, ve kayıplar üzerine kafa yorarken çok kolay bir şekilde polisiye kalıplar içerisine girebilecek senaryoyu sadece insan ilişkileri çevresinde tutmayı başarmış. Normal bir hikaye yapısında es geçilecek şeyler ‘The Dead Girl’ün başlıca katmanlarını oluşturuyor. Önümüzdeki ceset ve bunun üzerine sürüp giden kriminal araştırmaların verdiği bıkkınlık duygusu, merak ettiğimiz şeylere bulamadığımız cevaplarlarla birleştikçe, daha önce çok kez tarumar olan sinemaseverliğimiz bambaşka bir tarza kucak açıyor.

Çünkü biz hep “Ölen kızın annesi şu anda ne yapıyor?’, Çocuğu var mı?, Peki ya katil? Bu adamın eşi çocukları ne alemdeler? Onu bu hale getiren (çocukluğunda yaşadığı travmalar dışında!) neler?” gibi soruları merak edip bunu komplo teorileriyle çözüme kavuşturmayı alışkanlık haline getirmiş durumdayız. Bu alışkanlığımıza kısa bir ara vermeyi başaran film , bunun getireceği birçok dezavantajı da kendi bünyesi içerisinde eritmeyi başarabilmiş. Sakin, herhangi bir patlama noktası olmayan ama sıkıcılığın yanından geçmeyen bir filmden bahsediyoruz. Bunda hem teknik hem anlatım açısından kullanılan sembolizmin önemi büyük. Karakterlerin içinde bulunduğu ruh durumuna göre kullanılan soluk renkler ve hareketli kamera filmin artıları arasında. Genel anlamda görsel olarak bir karanlığın içerisinde olduğumuz film bunu değiştirilemez bir olgu olarak önümüze sunmuyor. Seyircilerini arada sırada izlemekte oldukları kabusvari atmosferden çıkaracak kadar düşünceli olsa da karanlık yine de çok uzağımızda değil.

Moncrieff’in 5 farklı hikaye anlatmasına rağmen hiç bir şekilde akıcılığını ve bütünlüğünü kaybetmeyen senaryosu müthiş oyunculuklarla desteklenmiş durumda. Hatta şunu da belirtmek gerekiyor ki film bir noktadan sonra ’ yönetmen sineması ’ olmaktan çıkıp ‘oyuncu sineması’ halini almaya başlıyor. Toni Collette, Marcia Gay Harden, Mary Beth Hurt gibi isimler her zamanki iyi performanslarını sürdürürken; daha önce uyuşturucu bağımlısı, pislik içinde yaşayan, fahişelik yapan kadınları oynayan Brittany Murphy kendi klişesi haline gelmiş bu karakterin bir başarılı bir fragmanını sunuyor bizlere. Giovanni Ribisi, James Franco, Josh Brolin gibi erkek oyuncuların da sağlam karakterlere hayat verdiği filmin asıl yıldızı ise Avustralya’lı aktris Rose Byrne.. Leah rolünde adeta bizi afallatan Byrne, bir kadına ağlamanın ne kadar çok yakışacağının muhteşem bir örneği. Buradan şunu çıkarabiliriz ki kimsenin yardım etmediği, çıkış yolu bulmakta zorlanan, ama bunun için kılıçlarını kuşanmış kadınlar biraraya gelince buna ‘performans’ diyoruz.

Bir kadın tarafından yazılmış, farklı yaşlardaki, farklı tiplerdeki, farklı ekonomik ve sosyal statüdeki kadınlardan bahseden ve bunu yaparken erkek karakterleri motorcu, katil, pezevenk, küfürbaz gibi potansiyel şiddet kaynakları olarak hikayeye yediren bir filme gelebilecek en önemli suçlama ise takdir edersiniz ki cinsiyet ayrımcısı olması. Evet… Bazı anlarda bu olumsuz erkek imgesinin göze hafifçe battığı doğru. Ama karakterler bu sıfatlarda olsalar dahi filmin genel ilerleyişi içerisinde verilmek istenenin ayrımcı bir mesaj olduğunu da sanmıyorum.

Filmin notu: 7/10

Fırat Ataç

firatatac.tumblr.com/firat_atac@hotmail.com/twitter

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5