Neruda (2016): Sıkıysa Yakala

Tarihin akışı zaman zaman bir insanın yaşamına da benzetilir, belki daha kolay anlam vermek, belki başı sonu belirsiz bu toz bulutuna bir ad koyabilmek için. Tarih anlatısı da zamanla bir “büyüme hikayesi”, bir biyografi çabasına dönüşür; öznesinin hem herkes olduğu, hem de hiç kimse olmadığı. Tarihe ve algılanış şekillerine ilk filmlerinden beri ilgi duyan Pablo Larrain’in aynı yıl içinde iki biyografi (ya da kendi deyişiyle anti-biyografi) filmine imza atması da tesadüfi olmasa gerek. First Lady Jackie Kennedy’den sonra bu sefer ülkesi Şili’nin “suyuna, toprağına” işlemiş bir ismi seçiyor Larrain, şair Pablo Neruda.

Larrain daha erken filmleri Tony Manero ve Post Mortem’den itibaren tarih anlatısının nasıl parçalı, hatta imkansız bir tür olduğunun farkındaydı, bu nedenle idealize edilmiş karakterler yerine sıradan karakterler çizmeyi tercih etti. Kahramanların yönlendirdiği bir hikayeden/tarih anlatısındansa, periferideki karakterlere yansıdığı haliyle anlattı en travmatik anları bile. Sıradan bir morg görevlisini komünist komşusu evinden apar topar götürülürken, bir seri katili ekranda Pinochet’nin konuşmasını tesadüfen duyarken, politik olanı sıradan olana doğru taşarken gördük bu iki filmde de; sanki zehirli bir sızıntı varmış gibi, kaçış yokmuş gibi, sıradanlık imkansızmış gibi. Larrain için bu iki film fikirsel bir imzaydı diyebiliriz, tarihi nasıl ele alacağı, kontrolü kime vereceği, özne olarak kimi seçeceği konusunda bir arayış. Bu yüzden No, Jackie ve Neruda’da daha direkt politik konular seçmesi ve tarihin daha merkezindeki öznelere odaklanmasına rağmen kahraman denen illüzyonu her seferinde paramparça etti. Bir kahramanı, bir insanın yaşam sürecini, biyografi türünü deşerken tarihin kendisini de bir yapboz haline getirdi. Zamanı bozdu, mekanı bozdu, hafızayı sorguladı ve “parçaları birleştirmesi” gereken tür olan biyografiyi daha da kafa karıştırmak için kullandı. No’nun sonunda Pinochet’yi alt edecek olan “Hayır” kampanyasını yürüten, Şili’deki referandumun kazanılmasına yardım eden reklamcı Rene’nin zafer kutlamaları esnasındaki yüz ifadesini hatırlayalım. Bu ifade belki de Larrain’in imzasının tek bir karede, tek bir anda vücut bulmuş hali: aradalık, şüphe ve bir adım geride durup tarihe belli bir mesafe ile bakmak.

Bu mesafeli hal her ne kadar ciddi bir hava çağrıştırsa da, bir yandan da hakikati, gerçeği, tarihin kendisini anlatmıyor olmanın, bu sorumluluğu üzerinden atmanın getirdiği bir rahatlama halini de beraberinde getiriyor. Tarihi “en doğru şekilde” anlatamayacağını ve hakikati bilemeyeceğini kabul etmek bir yenilgiden çok, bir özgürlük ve oyun hali ile tezahür oluyor Larrain’in dünyasında. Çünkü neyi nasıl anlatırsa anlatsın, doğru temsilin olamayacağını tecrübe etmiş bir yönetmen Larrain, özellikle No üzerinden gerçekleşen tartışmaları göz önünde bulundurursak. (No bir yandan karakter odaklı olması, toplu mücadeleye önem vermemesi ve başarıyı bir reklam kampanyasına indirgemesi nedeniyle eleştirilmişti. Öte yandan Şili siyasi konjonktürünün dışında, dünyada büyük bir heyecan uyandırmıştı, Türkiye dahil.) Bu oyun ve kurmacayla tarihsel anlatının özgürce iç içe geçiş hali Neruda’da doruk noktasına ulaşıyor. Biyografi ya da “gerçek hikayeye dayanan” filmleri izlerken sormaya meylettiğimiz “Acaba bu da gerçek mi?” sorusu yerini bambaşka sorulara bırakıyor.

Film daha afişiyle bile “Ben aslında Neruda’yı anlatmıyorum” der gibi, adının Neruda olması ise koca bir ironi. Afişe baktığımızda arkada Luis Gnecco’nun canlandırdığı Pablo Neruda’nın yüzünün üst kısmını görüyoruz. Yüzün alt kısmı “yırtılmış”, filmin adı yazılmış ve altına kimi canlandırdığını bilmediğimiz bir Gael Garcia Bernal koyulmuş. Adeta hikayenin ana karakteri olmaya çalışan, bu nedenle de Neruda’yı susturan ve arka plana atan bir karakter bu. Yine de Neruda’nın bir tanrıymışcasına en üstte yer alması ve bize doğru kocaman gözleriyle bakması, hikayenin beyninin, yaratıcısının ve ana karakterinin o olabileceğini alttan alta sezdiriyor. Zaten bu ikilinin çatışması iskeletini oluşturuyor bu sıradışı polisiye hikayenin. İki karakter de her ne kadar hikaye anlatıcısı pozisyonu üzerinden bir iktidar yarışına girseler de, hatta yarışı Neruda kazanmış gibi gözükse de, bu hikaye aslında daha arkalardaki anlatıcımızın, Larrain’nin kuklalarına oynattığı bir saklambaç.

Komünist olduğu için sürgün edilen ve aranan şair/senatör Neruda ve kendini ünlü bir polis şefinin mirasçısı olarak var etmeye çalışan dedektif Oscar Peluchonneau (Gael Garcia Bernal). Kılıktan kılığa girerek, farklı pozisyondaki kişilerce sürekli saklanmaya ve korunmaya çalışılan, dokunulmazlaşmış, sefa düşkünü bir Neruda ve devletin kendine verdiği tüm olanakları kullanarak komünist avına çıkan polis Oscar Peluchonneau. Son olarak, kendi yarattığı dedektif karakterine gizli gizli romanlar bırakan oyunbaz bir Neruda ve Neruda’nın hikayesinde başrol olmayı kafaya takmış Oscar Peluchonneau. Larrain farklı kimliklere büründürdüğü karakterleri, zaman zaman Borges’a, zaman zaman Fellini’ye kayan akışkan estetiğiyle kendisinin “Nerudavari” dediği bir şiirsellik yakalamaya çalışıyor. Sabitliğin, lineerliğin, düzenin karşıtı, biyografi neyse o olmayan bir anlatı.

Larrain bir ropörtajında karakterlerine dair bir saptamada bulunuyor: “Eğer filmlerimde ortak bir nokta arayacaksak şu olurdu herhalde: Tarihsel koşulların kurbanı olan, tam olarak anlayamadıkları şekilde davranmaya zorlanan, ne yaptıklarını ve neden yaptıklarını tam olarak anlayamayan insanlar.” Nasıl Jackie soruyorsa, “Hangisi gerçek, hangisi gösteri bilmiyorum.”, Neruda da Pablo Neruda’ya bu sorudan yola çıkarak yaklaşıyor. Hangisi gerçek? Hangisi gösteri? Hangisi Oscar’ın uydurmacası? Hangisi halkın abartısı? Hangisi Neruda’nın gerçeği? Hangisi medyanın yansıtması? Zorla tarihin öznesi haline getirilmiş Neruda onu anlatanların, okuyanların, izleyenlerin hafızalarında ve algılarında parçalana parçalana bir resme, bir imaja dönüşüyor; aynı Oscar’ın kafasında da bir takıntıya, bir yanılsamaya dönüşmesi gibi. Gael Garcia Bernal, Oscar Peluchonneau için sadece adının gerçek, gerisinin kurmaca olduğunu söylüyor. Belki de Neruda için de aynısı geçerlidir, kim bilir…

Aslı Ildır
asliildir@gmail.com

***
Yönetmen: Pablo Larrain

Senaryo: Guillermo Caldéron

Yapım: Şili, Arjantin, Fransa, İspanya, ABD 2016

Oyuncular:   Gael García Bernal, Luis Gnecco, Mercedes Morán

Süre: 107′

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
1 vote, average: 4,00 out of 51 vote, average: 4,00 out of 51 vote, average: 4,00 out of 51 vote, average: 4,00 out of 51 vote, average: 4,00 out of 5