My Week with Marilyn (2011): “I found a dream…”

Alican Yıldırım
Alican Yıldırım
29 Şubat 2012

Yıl 1956. Dönemin ünlü film yıldızı ve pop ikonu Marilyn Monroe bir filmin çekimleri için İngiltere’ye gelir. Kariyerinin zirvede olduğu ancak özel hayatında birçok sorun yaşadığı bir zamandır bu dönem. Yazar Arthur Miller’le olan evlilikleri yolunda gitmemektedir, Hollywood’un yoğun temposu artık sinirlerini alt üst etmiştir ve ancak ilaçlarla ayakta durabilmektedir. 1956 yılının yazında yaptığı bu seyahat aynı zamanda küçük bir kaçamak olacaktır onun için. Aynı filmde reji asistanlığı yapmaya başlayan 24 yaşındaki Colin Clark’la bir süre romantik bir ilişki yaşar. Bir ilişkiden öte, artık dayanılmaz set koşullarından kaçıştır belki bu. Ancak ikili yaklaşık bir haftayı birlikte geçirip, yaşadıkları dünyadan uzaklaşırlar.

My week with Marilyn bu gerçek olaydan esinlenerek yaratılmış bir film. Colin Clark, Marilyn’le yaşadığı o bir haftayı 1995 yılında çıkardığı “The Prince, The Showgirl and Me” kitabında yazdı. Oldukça ilgi gören bu hikaye daha önce bir çok televizyon filmi ve dizi tecrübesi olan yönetmen Simon Curtis tarafından geçtiğimiz yıl çekildi. Filmin, yine daha önce fazla sinema tecrübesi olmayan, senarist Adrian Hodges tarafından Clark’ın kitabından yararlanılarak yazılan senaryosu oldukça klasik bir hikaye örgüsüne dayanıyor. Clark 24 yaşında sinema tutkunu bir gençtir. Üniversiteden mezun olduktan sonra ailesinin maddi gücüne rağmen, ilgi duyduğu sinemaya bir şekilde adım atma derdine düşer. Sir Laurance Olivier’ı ısrar ve çabasından bıktırıp çekeceği yeni filmde 3. reji asistanlığı işini kapar. İlk tecrübesi olacak olan bu film, Marilyn Monroe gibi bir ikonla da tanışmasına neden olacaktır. Clark’ın ağzından anlatılmaya çalışılan hikaye dış ses kullanımıyla başlayarak aslında ne kadar basmakalıp bir yapıya sahip olduğunu henüz ilk sahneden belli ediyor. Colin Clark rolünü daha önce The Good Shepherd, Savage Grace ve The Other Boleyn Girl gibi filmlerden tanınan Eddie Redmayne oynuyor. Bir süre Clark’ın sektöre giriş mücadelesi üzerinde duran film, daha sonra film setinde 3. reji asistanlığı yapan bir burjuva çocuğunun durumuna sevimli bir ironi yerleştirmeye çalışsa da beceremiyor. Her klasik anaakım dönem filminde olduğu gibi Clark da setteki yaşıtı kızlardan birinden hoşlanıyor. Lucy adındaki bu kostüm asistanı genç kızı da Emma Watson oynamış. Ama karakter o kadar gereksiz ve yapay ki. Filmin ortasında sırıtmaktan başka hiçbir işlevi yok. Yaratılma nedeni Colin’in kendinden yaşça büyük ve seksi bir kadına duyduğu ilgiyi kendisinin konumunda olan bir kıza hissettikleriyle kıyaslaması sadece. Colin, Marilyn’le tanıştıktan sonra da bu küçük hanımefendiyle ilişkisi de bitiyor zaten. Lucy karakteri filmden ayrılırken bile kör gözüne parmak diyaloglarla Colin ve Marilyn arasında yaşanan bu yakınlaşmanın tehlikesinin altını çizmekten kaçınmıyor. O kadar gerçekçi ve gerekli bir karakter yani (!).

Sinemada en zor şeylerden biri dramatik bir hikâye yaratmaktır. Ama daha zoru bu yaratılan hikâyeyi gerçekçi kılmak. Marilyn Monroe gibi güzel, seksi ve herkes tarafından arzulanan bir kadının 24 yaşındaki çirkin bir reji asistanına neden ilgi duyduğunu bir türlü anlatamazsanız hikâyenizin gerçekliği film boyunca sallanmaya devam eder örneğin. Buna mahkûmdur çünkü. Bu sorun filmde Marilyn’in yalnızlığıyla kurtarılmaya çalışılmış. Marilyn çok yalnız ve zor bir kadın. Onunla yaşamak da, çalışmak da zor. Kocası seti terk edip gidiyor örneğin filmin ortasında. Ancak bunun da nedeni yok. Hiçbir şeyin nedeninin olmadığı gibi. Bu da anlaşılmaz olan bir başka olay olarak filmin hikayesine ekleniyor. Marilyn’in setteki hali o kadar farklı bir şekilde resmediliyor ki; örneğin Marilyn sete ya çok geç geliyor ya hiç gelmiyor. Oyunculuk konusunda anladığı tek şeyse ona yardımcısının senaryodaki mizanseni açıklamasından ibaret. Yardımcısı ne derse onu uyguluyor Marilyn. Yoksa beceremiyor. Filmin olay kurgusunu anlamakta güçlük çekiyor, film bu yüzden uzuyor. Tüm bu özelliklerinin yanında genç bir çocuğu setten kaçırıp onunla flört ediyor Marilyn. İngiltere’yi geziyor onunla birlikte. Onunla sevişiyor ama onu hayatına dâhil etmiyor. Belki burada bu durumla aralarındaki ilişkinin “gerçek”çiliğinin kotarılmaya çalışıldığını düşünebilirsiniz ama anlamsızlıklar arttıkça artıyor. Örneğin Marilyn herkesle flört etmiyor, sadece Colin’i seçip onunla flört ediyor. Ve Colin artık konuşmamaları gerektiğini söylediğinde “Ama arada birbirimize bakıp göz kırparız değil mi?” diyor bilindik Monroe bakışları ve gülümsemesiyle. Film bittikten sonra bu ilişki de tamamen bitiyor. Colin ve Laurence Olivier çektikleri filmin sahnelerine bakıp hayranlık duyduklarını söylüyorlar. Tıpkı film boyunca dümdüz ve yapay diyaloglarında yaptıkları “karakter itirafları”nda olduğu gibi. Buna karakter itirafı deme nedenim, Marilyn’le tanışan herkesin sanki sırayla Marilyn hakkında birbirlerine itirafta bulunup, kör gözüne parmak bir şekilde birbirini uyarması. Olivier ve Colin’in sahnesinde de durum değişmiyor. Olivier, Marilyn’e ne kadar hayran olduğunu söylüyor ancak perdede yansıyan görüntü o kadar kötü ve Marilyn’den uzak ki. Kötü bir kadrajla çıkarılan kötü bir plan oldukça komik bir tezatlık oluşturuyor.

Filmin iyi yanlarına gelince; Perfume, Prozac Nation gibi filmlerle sinema macerası başlamış, Brokeback Mountain, I’m not There gibi filmlerle kariyerini zirveye çıkarmış ve en son Mammoth, Blue Valentine, Shutter Island gibi filmlerde gördüğümüz Michelle Williams harika bir makyajla neredeyse Marilyn Monroe haline getirilmiş. Williams’ın fiziksel olarak Marilyn Monroe’yu andırdığını bile söylemek güçken, filmde Marilyn Monroe’yu aratmaması filmin bu konuda işini bilen bir makyaj ekibine sahip olduğunun göstergesi. Geçtiğimiz günlerde en iyi makyaj dalında Bafta ödüllerinde aday gösterildi zaten film. Michelle Williams’ın oyunculuğu ise harika. Konuşması, tavırları hatta küçük mimikleriyle bile Marilyn Monroe’yu yaşatıyor. Michelle Williams bu sene bu rolüyle akademi tarafından en iyi kadın oyuncu dalında aday gösterildi. Ancak akademinin ödülü yine bir türlü vazgeçemediği oyuncu Merly Streep’e vermesi nedeniyle törenden eli boş döndü.

Williams’ın oyunculuğu o kadar iyi ki (hatta açık konuşmak gerekirse filmdeki tek iyi şey) seyircinin filmin içerisine girmesine ve Marilyn Monroe’yla tekrar bağ kurmasına neden oluyor. Özellikle küvette söylediği “I found a dream” şarkısındaki sesi, yorumu, o sahneyi büyülü yapan şeylerin başında geliyor. Bence filmin en iyi sahnesi zaten. Marilyn Monroe’ya küvette şarkı söyletmek ve o yıkanırken Colin’in gözünden onu izletmek… Bu başka bir oyuncuyla çekilseydi kendi “kitsch”liğinde boğulurdu herhalde sahne. Ancak Michelle Williams’la büyülü bir şey haline geliyor.

Kısaca My Week with Marilyn fazla beklentiyle izlenilmemesi gereken ancak Marilyn Monroe hayranlarına Michelle Williams’ın harika oyunculuğuyla hoş bir seyir yaratacak bir film.

 

Alican Yıldırım

yildirim1895@gmail.com

http://about.me/alicanyildirim

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5