Mutlaka İzlenmesi Gereken 15 Korku-Komedi Filmi

Kaan Karsan
Kaan Karsan
05 Temmuz 2012

Önce her şey sıradan bir 80’ler eğlencesi gibiydi. Vakit geçtikçe bu eğlence türedi, türlendi ve türleşti. Korku ve komedi türlerinin ortak bir alt türü olan korku-komedi filmlerinin ilk anda akla gelen en nadide örneklerini böyle bir yazıda derledim.

Attack of the Killer Tomatoes! (1978) – John De Bello

Ve bir gün domatesler insanlara saldırmaya başlar… Doğanın direniş mekanizması üzerine yazılan paranoyaların atalarından biri olduğu su götürmez olan Attack of the Killer Tomatoes, kendi alt türünün tanımını en net yoldan yapan kültlerden biri. Çünkü bahsettiğimiz gibi, inanılmaz ama gerçek, domatesler bu kez savaşmamız gereken ‘katil’ canavarlar. Böyle bir meselenin altında herhangi bir ciddiyet aramamız beklenemez. Bu nedenle filmin mizahından “o kadar kötü ki, komik” ifadesiyle bahsetmemiz gerekiyor. Attack of the Killer Tomatoes, b-movie hayranlarını bunca süredir ihya etmeye devam ediyor.

An American Werewolf in London (1981) – John Landis

Müthiş mizahıyla ve işçiliğiyle “korku” kalıplarının dışına doğru bir güzel taşan An American Werewolf in London, ‘korku-komedi’ türünün gitgide daha sağlam bir hale gelen temellerine yapılmış en büyük katkılardan biri şüphesiz. Avrupalılar ile Amerikalıları oldukça absürt bir şekilde karşı karşıya getiren, gösterildiği sene makyaj Oscar’ını makyözüne kazandıran ve kök salmaya başlayan bir alt türün ayakları yere sağlam basan örneklerinden biri olan bu Kurtadam öyküsü, üzerinden geçen bunca senenin ardından halen kahkahalarla güldürmeye –ya da daha doğru bir deyişle- kahkahalarla korkutmaya devam ediyor.

Creepshow (1982) – George A. Romero

Stephen King’in beş adet alacakaranlık kuşağı soslu öyküyü bir araya getirip senaryosunu yazdığı Creepshow, çağımızın en büyük ‘zombi’ yönetmenlerinden biri olan George A. Romero’nun ellerinde aradığı bedene kavuşmuş vaziyette. Henüz isminden yola çıkaran ne denli komik ve ne denli korkunç bir tecrübeyle karşı karşıya olduğumuzu anlayabileceğimiz Creepshow, sevilen bir 80’ler eğlencesi haline gelmenin eşiğinde olan “korku-komedi” türünün evrilme evresinin en sevilen örneklerinden bir tanesi.

Gremlins (1984) – Joe Dante

Sadece 80’ler çocuklarını değil; televizyon kanalları sağ olsun, 90’lar çocuklarını da korkunç tesiri altına alan Gremlins, hiç şüphe yok ki tek başına bir kültür, tek başına bir tür… Bir şeyler beslemeye meraklı insanlar olarak çok sevmek istediğimiz bu küçük yaratıkların kâbuslarımızın başrolünü elde etmesi hiç de uzun sürmüyordu. Joe Dante’nin korku komedi türüne asla eskimeyecek bir hediye vermesiyle sonuçlanan Gremlins, her jenerasyondan gencin tatması gereken bir korku, edinmesi gereken bir kâbus; zaman ötesi, yaş ötesi, sınır ötesi bir klasik.

The Return of the Living Dead (1985) – Dan O’Bannon

Bizi iliklerimize kadar titreten bir paranoya olan Zombi kültürünün aslında bir o kadar da komik olabileceğini yavaş yavaş fark etmemizi sağlayan absürt mü absürt bir film olan The Return of the Living Dead, amatör oyunculuk performanslarıyla, rengârenk makyajlarıyla türün ve 80’lerin ruhunu aynen taşıyan bir gizli klasik. B-movie kategorisinin en şenlikli örneklerinden biri olmasının yanısıra zombilerden sağılabilecek farklı tatları da iyiden iyiye görücüye çıkaran film, hem nostaljik, hem de gerçekten göz kamaştırıcı.

Fright Night (1985) – Tom Holland

Velev ki komşunuzun bir vampir olduğunu fark ettiniz ve bu duruma kimseyi inandıramadınız. İşte Fright Night bu varsayımdan yola çıkarak dönemin ilk vampir komedisi örneğini veriyor. Komedi dediğimize bakmayın, yer yer komedi nerede bitiyor, korku nerede başlıyor hepimiz şaşırıyoruz. Sonuç olarak karşımızda yine b-filmi kalıplarına güzelce uyan, ucuzluğuyla etkileyen, güldüren ve korkutan bir eser var. Dönemin sinemaseverlerini öylesine etkilemiş olacak ki bu filmin bir de yakın dönemde çekilmiş Colin Farrell’lı bir yeniden çevrimi var.

Re-Animator (1985) – Stuart Gordon

Gelecek nesillere 80’ler kokusunu getiren, içerisinde sinema tarihinin en ürpertici tecavüz sahnelerinden birini barındıran, tüm zamanların en büyük fantastik kalemlerinden biri olan H.P. Lovecraft’ın ‘bir acayip’ öyküsünden uyarlanan Re-Animator, tuhaf bir deneye tabii tutulan iki öğrencinin anti-masalını anlatıyor. Dibine kadar ‘gore’ öğelerle, muhtelif iğrençliklerle ve genel tabloda bunların hepsini birden cazip kılabilen bir mizahla süslenen Re-Animator, sadece sinemadaki kült kelimesinin tanımını anlamak için bile izlenebilir.

The Lost Boys (1987) – Joel Schumacher

Bu listedeki diğer birkaç film gibi 80’ler kültürünün bayrak taşıyan filmlerinden biri olan The Lost Boys, dönemin Fright Night ile beraber öne çıkan iki müthiş vampir komedisinden biri. Komedi dedikten sonra hemen ekleyelim, The Lost Boys, vampir filmleri arasında oldukça saygın bir yere sahip bir korku filmi aynı zamanda. Biraz daha ileri gidelim, The Lost Boys’u sevmek, 80’leri sevmek gibi bir şey aslında. Hele o döneme tam olarak denk gelememiş biri olarak, 80’leri anlamak ve 80’lerle uzlaşmak da diyebiliriz.

Evil Dead 2 (1987) – Sam Raimi

Korku, komedi, macera, aşk, polisiye… Bunlar Sam Raimi gibi bir dâhinin ellerinde birinden diğerine geçmesi çok kolay olan, aralarında geçilmez sınırlar bulunmayan kolay türler. Absürtlüğün sınırlarını zorlayan, kendi yapmak istediği sinema dışında hiçbir şeyi umursamayan Sam Raimi’nin bu zaman ötesi klasiği, sanki yıllandıkça değerlenen bir şarap gibi arttırıyor sinema sahnesindeki pahasını. Kaç film aynı anda hem sinir bozunu ve keyif verici olabilir ki? Doğru orantılı olarak yükselen kan ve kahkaha miktarı ise filmin eğrisinin basit bir özeti.

Tremors (1990) – Ron Underwood

Bir dönem televizyon yayınlarımızı sürekli olarak işgal eden Tremors’un ne denli önemli bir film olduğunu belki de ikinci ya da üçüncü izleyişimizden sonra anladık; ancak anladığımıza fazlasıyla sevindik. 80’ler belki bitmişti, ama bizi ancak 80’lerde korkutabileceğini düşündüğümüz tuhaf yer altı yaratıkları bizi halen korkutabiliyordu ve güldürebiliyordu. Kevin Bacon ve Fred Ward’ın karşılıklı olarak döktürdükleri Tremors, sinemanın ne kadar keyif verici bir eğlence aracı olduğunu tek başına kanıtlayabilen bir kült.

Braindead (1992) – Peter Jackson

Büyük sıçanlar maymunlara tecavüz eder, sıçan-maymun bir kadını ısırır ve bunun sonucunda bir yaratığa dönüşen kadın da başkalarını ısırmaya başlar. Sonraları nasıl bir ciddiyete kavuşup da Yüzüklerin Efendisi serisini o denli pürüzsüz bir şekilde perdeye uyarladığı anlamadığımız Peter Jackson’ın müthiş filmi, işte bu kadar saçma, bu kadar tuhaf, bu kadar komik. “Gore”sa “gore”, kahkahaysa kahkaha, korkuysa korku. Bu çorbanın içerisinde bir sürü tür var. Ama o kadar ilginç ki, bu çorbanın canlılığı temsil eden, enfes bir ruhu var.

Shaun of the Dead (2004) – Edgar Wright

80’lerden ve 80’lerin uzantılarından sonra ruhunu kaybeden korku-komedi türünü İngiliz mizahının yaratıcılığıyla canlandıran Shaun of the Dead, haddimizi umursamadan konuşursak, tüm zamanların en iyi komedi filmlerinden biri. Kendi ritüellerine mahkûm sıradan İngiliz kasabasının ve insanının bir zombi saldırı sonrasında vereceği tuhaf tepkilerden yola çıkarak enfes bir doku oluşturan Edgar Wright, Simon Pegg ve Nick Frost üçlüsü, hem türle dalga geçiyor hem de türden, türü sömürürcesine, yararlanıyor. Sonuç ise, kahkahalar… Kahkahalar…

Slither (2006) – James Gunn

Sinemanın korku-komedi türünü ve 80’leri yad etmesi çok da uzun sürmedi elbette. 2006’da kendi halinde, küçük bir korku komedi olan Slither çıkageldi. 80’ler kültlerinin izlediği yolu izleyen ve bu yolda ilerlerken amaçları doğrultusunda oldukça başarılı olduğu söylenebilen Slither, mide bulandırıcı olduğu kadar keyif verici. Küçük bir kasabayı esir alan tuhaf dünya dışı yaratıklar bize birçok şeyi andırıyor belki; ancak andırdığı şeyler arasında en çok 80’ler ruhu ön plana çıkıyor. Sözün özü, Slither özellikle türün meraklıları tarafından göz ardı edilmemesi gereken, küçük ama etkili bir film.

Planet Terror (2007) – Robert Rodriguez

Quentin Tarantino ve Robert Rodriguez’in bile isteye iki adet kötü film çekmek için bir araya geldikleri Grindhouse’un iki nadide parçasından biri olan Planet Terror unutulmakta olan sektörel bir kültürün günümüzdeki yansıması olduğu gibi iki sinema aşığı yönetmenin Grindhouse kültürü karşısındaki dev bir saygı duruşu. Rodriguez’in hiçbir anında en ufak bir ciddiyete dahi bulaşmadığı Planet Terror, gore kültürünün mide bulandırıcı bir otopsisini yaparken takdim edebileceği her türlü saçmalığı da kendince, altın bir tepside sunuyor.

Cabin in the Woods (2011) – Drew Goddard

Biri tüm bu klişelere dur demeliydi. Ve dedi de… Drew Goddard ve Josh Whedon ikilisinin beyin güçlerini birleştirerek korku türünün ipini pazara serdikleri şimdiden ‘kült’ filmleri Cabin in the Woods, korku filmi konseptinin bütün koridorlarında gezip tamamen özgün bir noktaya varıyor. Yetmezmiş gibi vardığı o noktada yıldızlaşarak türler ötesi bir tecrübeye dönüşüyor. Müthiş bir absürtlük, leziz bir umursamazlık ve hayatında hiç korku filmi izlememiş biri için adeta bir rehber niteliğindeki, ayrıksı bir korku-komedi.

***

Kaan Karsan

kaankarsan@gmail.com

twitter

***