Muhsin Bey (1987): Bardak Olan Eski Çamlar

Salihcan Sezer
Salihcan Sezer
12 Kasım 2012

Sevgili arabeskin arsız tarafı; tüm arzun eskinin usulünü, güzelini, nezaketini ve görkemini yerle yeksan etmek miydi? Var olmak için yakıp yıkmaya, çalmaya, hileyle iş çevirmeye neden ihtiyaç duydun? Saflıkla uyanıklık, pişkinlikle çekingenlik arasındaki ince çizgiyi yok edip ‘gücün karanlık tarafına’ meyletmeye gerek var mıydı?

Arabeskin yükselip, Türk Müziği’nin düşmesini kederle izlemiş Yavuz Turgul; 1987 yılında bu değişime dair sorularını, fikirlerini ve farkındalığını bize de aynı kederle, Muhsin Bey filmiyle beyazperdeye yansıtır. Devir; ‘‘kısa yoldan köşeyi dönme’’, ‘‘benim memurum işini bilir’’, ‘‘dün dündür, bugün bugün’’, hatta ve hatta çok acı bir tecrübe olan ‘‘asmayalım da besleyelim mi?’’ devridir. Kolayca köşeyi dönmek için her türlü pragmatizm ve ilkesizlik mubah sayılır.

Hiç de devrin adamı olmayan, ismiyle müsemma Muhsin Kanadıkırık (Şener Şen) ise; evinde Safiye Ayla dinleterek ve onlarla konuşarak beslediği saksı çiçekleri, pardösü ve fötr şapka içeren klasik kuşamı, sürekli sorunlar çıkaran eski model arabası, bir zamanlar önde yürümüş ancak ‘değişen ama gelişmeyen’ (karanlık) çağa ayak uyduramamış ve sonrasında da gözden düşmüş bir yapımcı, gerçek bir İstanbul beyefendisidir. Bir başka güzel, pek güzel adam; Ah Güzel İstanbul’un (1967) Haşmet Asilkan’ını andırır pek çok yönüyle ama farklı fikirlere pek de olumsuz yaklaşmaz, yeniliğe o kadar da kapalı değildir. Nitekim taşradan gelmiş, eski bir asker arkadaşının akrabası olan(şehirdeki taşra harici, taşrayla tek yakın ilişkisidir belki de) Urfalı Ali Nazik’in isteklerine ve hayallerine bir şekilde ortak olur. Ali Nazik (Uğur Yücel), taklitten sakınmak, özgün olmak, sanat yapmak gibi kavramlara tamamen uzak bir şekilde, kolay yoldan ünlü olmak istemektedir; dolayısıyla da Muhsin Bey’in şiddetle tavırlı olduğu, döneminde oldukça popüler arabesk müziğe de hayır diyemeyecektir. Çünkü o saf  görünümün altında uyanıklık, açgözlülük ve bencillik barınmaktadır. İstanbul’a ‘yırtmak için’ gelmiştir zaten ve değerler hikaye, amaca giden her yol elbet mubahtır. Muhsin Bey, Ali Nazik uğruna hapse düşer, bir şekilde evinden edilir ve çiçekleri ölür. Ali Nazik ise bu emeklere Muhsin Bey’in sevdiği kadın Sevda Hanım’ı (Sermin Hürmeriç) ele geçirerek, onun rakibi plakçı Şakir (Erdoğan Sıcak) ile anlaşıp, arabesk söyleyerek karşılık verir.

Bütün olarak bakıldığında, Müzeyyen Senar’ın enfes bir eser seslendirişiyle açılan filmin daha başlangıcında Türk Müziği’nden yana olan tavrını/tarafını ortaya koyduğu aşikardır. Ayrıca devamında, arabesk müziği suçlar bir tavrı da var gözükebilir. Ancak arabesk suçlanırken, Ali Nazik karakteri üzerinden şark kültürü aradan çıkarılıyor değil. Bunun kanıtı için yönetmen Yavuz Turgul’un diğer işlerine bakmak gerek. 1970’lerin ortalarından itibaren senaryo ve reji alanında eserler üreten Turgul; Banker Bilo (1979), Davaro (1981), Çiçek Abbas (1981) gibi filmlerinde saf köylüye, şehrin düzenbaz adetlerini benimseyerek uyanıklaşmış ya da uyanıkken, uyanıklık dozajını daha da arttırmış köylünün ettiklerini hicveder. İffet (1982) ve Gönül Yarası (2005) gibi filmlerindeyse ahlaki yönden bozulmuş şehir hayatından çarpıcı kesitler sunar. Ancak bu bakış açısının en keskin örneği, doğudan gelen mistik ve ruhani bir eşkıya eskisinin; şehrin ahlaki değerlerden yoksun yer altı yaşamında, yozlaşmış ve çamura bulaşmış modern bir Felatun Bey’le ilişkisini incelediği 1996 yapımı Eşkıya filmidir. Muhsin Bey’in bir nevi post-yapısalcı, tersten remake’i olan Eşkıya filmiyle yönetmen, kendisine yöneltilebilecek tüm olumsuz eleştirileri açığa alıyor. Dahası, Yavuz Turgul’un ilgili tüm filmlerinde, inandığı değerlerin biçimini yahut içeriğini sorgulamaktan ziyade, öncelikle bu değerlerin korunmasına yönelik iyi niyetli çabasını ve ‘omurgalı duruşunu’ tahlil(kanımca da takdir) etmek gerektiğini düşünüyorum.

muhsinbey1

Bir coğrafya gerçeği olan Doğu-Batı sentezi filmi sürüklemekle birlikte, filmin kalitesini hayli yukarı çeken yan öyküler de son derece dikkat çekici. Parasızlık nedeniyle Beyoğlu’nun arka ve ücra sokaklarında oturmak durumunda kalan Muhsin Bey’in ev sahibesi, Rum asıllı ihtiyar bir madamdır (Doğu Erkan). Filmin sonlarına doğru; ev dahil neyi var, neyi yok satıp, Paris’e gideceğini anlatmıştır madam. Göçe zorlanmıştır bir şekilde, çünkü tüm Beyoğlu tıpkı bugünlerdeki gibi yıkım(işgal) altındadır. Tesadüfi değil, bilinçli bir yaklaşımla da; ‘kentsel dönüşüm’ adı/kisvesi altında yok olan kültürel ve tarihi dokuya, ‘azınlık’ sayılan insanların ülkeyi terk etmesine işaret etmektedir yönetmen bu olayla. Ayrıca yakın döneme kadar Türkstar, Popstar gibi ‘janjanlı’ isimlere sahip, gençlerin önünü açma vaadiyle içi boş bir umut kapısı haline gelmiş; yıldız olmak, yırtmak, köşeyi dönmek gibi istekleri sömürerek çarkını döndüren yarışmaların bir benzeri de, yan öğe olarak filmin kadrajına girmiştir. Muhsin Bey ve Ali Nazik, maddi anlamda çıkar yol bulamayınca, sonucunu önceden ayarladıkları, hayali bir müzik yarışması organize ederler. Ancak maskelerini kısa zamanda düşürürler ve sonrasında ‘‘atları da vururlar’’. Muhsin Bey, yaptığı hatanın bedelini bir süre hapis yatarak öder. Hapisten döndüğünde elinde çiçeklerle ziyaret edip öldüğünü gördüğü, evvelinde Sevda Hanım’ı aslında ona benzediği için, onun ‘yüzü suyu hürmetine’ sevdiğini itiraf ettiği, bir bakım tesisinde kimsesiz, ilgisiz ve de sessiz(film boyunca konuşmaz) kalmış, unutulmuş, yitirilmiş eskilerin büyük bir sanatçısını da hüzünle an(lat)arak filmin satır aralarındaki alt mesajlarını genişletir, çeşitlendirir.

Rejiye getirilen bunca övgüyle beraber, oyunculuğun da bir zaferi olarak adlandırmak gerek Muhsin Bey’i. Şener Şen ve Uğur Yücel tanımlamada hiç abartıya kaçmadan; kariyerlerinin zirvesi olarak değerlendirilebilecek efsanevi performanslar sergiliyorlar. Özellikle Şener Şen, Muhsin Bey rolüyle çok özel bir yerde konumlanıyor. Şener Şen elbette, büyük bir oyuncu olarak kabul edilmeye devam edecekti ancak Yavuz Turgul’un başta Muhsin Bey olmak üzere Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni (1990), Gölge Oyunu (1993), Eşkıya (1996) ve hatta Gönül Yarası (2005) gibi filmlerinin de ona farklı bir saygınlık kazandırdığını eklemek gerek. Bu bağlamda Şener Şen ve Yavuz Turgul arasında mutual, bileşik kaplar esasına dayanan bir ilişkinin var olduğu söylenebilir. Şener Şen’in Yavuz Turgul filmlerine kattıklarıyla, Yavuz Turgul’un Şener Şen’in oyunculuğunu göstermesine olanak tanıyan filmleri; birbirlerine büyük güç kazandırmış, birbirlerinin başarılarını taçlandırmıştır.

Ezcümle; Muhsin Bey’de kalenderlik kederle hemhal olur, sonlara doğru içimiz şişer inceden ancak durumları artık kabullenmişizdir. Bu noktada filmin görece iyimser finali tartışmalı da olabilir kimilerine göre. Yine de trajik dozu daha da koyu ve umuttan yoksun bir sonu hak etmediğimize inanıyorum. İddialı bir söylem olarak gözükecektir belki bu ancak yine de bu iddiada bulunmakta kararlıyım. Yavuz Turgul’un bu başyapıtı anlattıkları, anlatma biçimi ve hissettirdikleriyle kanımca sinema tarihimizin en iyi filmidir.

Salihcan Sezer

salihcanzer@gmail.com

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5