Moonrise Kingdom (2012): Yaş Fark Etmez; Büyümek, Büyümektir.

Kaan Karsan
Kaan Karsan
23 Mayıs 2012

Sektörel bir terim olarak kullanılan ‘bağımsız sinema’ kalıbını bir kenara bırakarak ve yalnızca kişisel, kendine özgü bir yapısalcılığı tasvir etmeye çalışarak Wes Anderson’ı kimselere benzemeyen bir bağımsız sinemacı olarak nitelemek fazlasıyla mümkün. Herhangi bir filminin tek bir sahnesinden, tek bir diyalogundan ya da tek bir karakterinden, o filmin bir Wes Anderson filmi olduğunu söylemek hiç zor değil. Sinema evreninde kendi dünyasını yaratabilmiş, üstüne üstlük hatırı sayılır bir seyirci kitlesini de bu dünyaya katmayı başarabilmiş bir yönetmenin yeni filminin Cannes’daki galasının hemen akabinde ülkemiz sinemalarını ziyaret ediyor olması da elbette ki her açıdan heyecan verici.

Wes Anderson’ın artık tipikleşmiş hale gelen, sırtını absürtlüğün altında yatan leziz bir duygusallığa, masalın içindeki gerçekliğe ve arka planında özgün psikolojik okumalar saklayan kişilik çatışmalarına yaslayan öykü yaratım metotları Moonrise Kingdom’ın da ana iskeletini oluşturuyorlar. İki çocuğun, aile kavramının işlevsizliğinden doğan sorunları Anderson’ın filminin genel işleyişini yaratırken bu durumu küçük öyküleriyle çevreleyen yan karakterlerin de kendi içsel kırıklıkları öykünün yeni katmanlarını ve derinliğini inşa ediyorlar. Temelde tüm ana hatlarıyla fazlasıyla melankolik sularda seyredecekmiş gibi gözüken akış, Anderson’ın kendine has dokunuşuyla örgün ve yetkin bir mizahın altında gizli kalıyor. Bu da filmin her anında bunun bir Wes Anderson filmi olduğunu hissetmemizi sağlıyor.

Anderson’ın neredeyse her filminde karşımıza çıkan ‘bir şeylerden’ kaçan karakterleri bu kez iki küçük çocuğun bedeninde karşımıza geliyorlar. Filmin kaçışı ve saklanışı iki çocuk üzerinden ele alıyor olması, beraberinde dolaysız bir naifliği getiriyor. Zira Sam ve Suzy, genel normlara bağımlı bir tabirle ‘sorunlu’ olarak nitelendirilen ve Wes Anderson’ın çok sevdiği ‘öteki’ karakterler. Sinemasının temellerini attığı ilk filminden bu yana her daim cilalı karakterlere karşıt bir tavır sergileyen Wes Anderson’ın olgunlaşma hezeyanları yaşayan iki çocuğu odağına alması elbette ki hiç şaşırtıcı değil. Zaten onların etrafına dizdiği yan karakterlerin neredeyse tümü, hayatın sunduğu sıfatlarla ‘kaybeden’ olarak nitelendirilebilecek ve geçmişleriyle barışık olmayan karakterler. Kendini ve filmini hiçbir şekilde ciddiye almayan bir yönetmen olan Wes Anderson’ın filminin içerisine gömdüğü ‘yaptığı işi fazlasıyla ciddiye alan küçük kasaba insanları’ silsilesi de filmin mizahının ana damarını oluşturan ve özünde oldukça melankolik bir hırkaya sarılı film unsurları. Kısacası bilindik Wes Anderson film formülleri, kimsenin umursamadığı bir kasabaya ve kimsenin umursamadığı karakterlere uygulanıyor ve çıkan sonuç her sinemaseverin fazlasıyla umursayacağı bir sinemasal keyfe doğru evrimleşiyor.

Az önce bahsettiğimiz gibi filmin temelinde toplumsal normlara göre ‘absürt’ nitelikler taşıyan ve başka bir öykü anlatıcısının elinden çıksa büyük bir ihtimalle eğreti duracak bir aşk üzerinden çocukların hayal dünyasını, olgunlaşmanın keskin virajlarını ve sorunlu çocuk psikolojisinin saflığı ele alır gibi gözüken filmin daha geniş bir perspektiften bakılınca çizilebilecek görüntüsü yetişkin insan prototipinin de meşruluğunu sorguluyor. Bruce Willis’in canlandırdığı Captain Sharp ve Edward Norton’ın canlandırdığı Master Ward karakterleri başta olmak üzere birçok karakter üzerinden yapılan okumalar ‘olgun’ insanın hezeyanlarına, burukluklarına ve pişmanlıklarına tutulan bir ayna niteliğinde. Bütün bunların ötesine eklemlenen, Anderson’ın ‘iyi insanlar da vardır, iyi insanlar her yerdedir’ iyimserliği ise filmin komik ve melankolik yapısının üzerine eklenen bir şerbet niteliği taşıyor.

Bruce Willis’in çok başarılı ‘kaybeden performansı’ ayrı bir filmi hak ederken Alexandre Desplat’ın filmin ruhuna kusursuz bir uyum sağlayan müzikal kompozisyonları Moonrise Kingdom’ı fazlasıyla yukarıya taşıyan detaylar. Tabii Wes Anderson’ın da seyircisini eşsiz bir sinemasal zevke gark eden yönetimi de genel beklentinin fazlasıyla karşılanmasına yol açıyor.

Lafın özü, karşımızda Wes Anderson sinemasını takip eden sinemaseverleri fazlasıyla tatmin edebilecek ve zamanla kendi çapında bir kült olabilecek bir film var. Bütün bunların yanısıra yönetmenin süregelen yapım formülünü değiştirmediği ve ilk akla gelen örneklerden Tim Burton’ın da yapamadığı gibi, bir şekilde kendini yenilemeye çalışmadığı da aşikâr. Bu durum, belki şu anda halen filmografisinin başlarında sayılabilecek bir yönetmen için sıkıcı tınlamıyor; ancak ileride sinema âleminin nasıl hissedeceğini öngörebilmek kolay değil.

 

***

Kaan Karsan

kaankarsan@gmail.com

twitter

***

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5