1980 Sonrası Siyah-Beyaz Sinemadan 25 Film

Kaan Karsan
Kaan Karsan
01 Şubat 2012

Renksizlik de, en azından renkler kadar, filme ayrı bir hava ve ayrı bir tat katar. Hatta günümüzde artık gişesel kaygılar dolayısıyla modern örneklerinin sayısı gitgide daha da azalan siyah-beyaz filmlerin her biri, bulunmaz bir nimet haline gelmeye başladılar. Fakat her şeye rağmen, bu özel estetiği, bu özel dokuyu halen hatırlayıp filmlerini böyle çeken yönetmenler mevcut. Bu listede siyah-beyaz örneklerin ivedilik ile azalmaya başladığı 1980’ler sonrası dönemin, renksiz filmlerinin en dikkat çekici olanlarını ele aldım.  Film sayısını 25 ile sınırlı tutarken her yönetmenden bir film almaya özen gösterdim.

The Elephant Man (1980) – David Lynch 

İki sene evvel Eraserhead ile kariyeri boyunca bizi ne denli rahatsız edeceğinin sinyallerini veren David Lynch’in en popüler filmlerinden biri olan Fil Adam, hem dokunaklı hem de ürkütücü bir anti-masal. Görünümü nedeniyle kendisine bir ucube gibi davranılan bir ‘öteki’ karakterin, topluma dahil olma çabası, günümüz modern toplumlarında kendisine gerçekçi karşılıklar bulabiliyor. Lynch’in dehasını her saniyesinde sergilediği film, bunun yanında bir de müthiş bir John Hurt performansı barındırıyor.

Der Stand Der Dinge (1982) – Wim Wenders

Wenders’ın Bis ans Ende der Welt ve Lisbon Story ile tamamlayacağı bir üçlemenin ilk basamağı olan bu otobiyografik ve az bilinen eser, Wenders’ı daha yakından tanımak için büyük bir fırsat sunuyor sinema seyircisine. Kendisinin Hammett’ı çektiği dönemine ışık tutan ve dolayısıyla da film yapım süreci hakkında kayda değer bilgiler veren Der Stand Der Dinge, spesifik olarak Wenders’ın özel hayranlarına hitap etmektedir.

Die Sehnsucht der Veronika Voss (1982) – Rainer Werner Fassbinder

1982’de Berlin’de Altın Ayı’yı kucaklayan enfes Fassbinder filmi, bir spor muhabiri olan Veronika Voss’un peşinden giderek dönem Almanya’sına dair melankolik bir tablo çiziyor. Alman bir aktrist olan Sybille Schmitz’in son yıllarından yola çıkarak gerçekle olan bağlarını koparmayan filmin damakta Sunset Boulevard’vari bir tat bıraktığı söylemek çok da yanlış olmayacaktır. Film ayrıca Fassbinder’ın kariyerinin son demlerini görmek açısından da ayrı bir önem taşıyor.

Vivement dimanche! (1983) – François Truffaut

Yeni Dalganın öncü yönetmenlerinden François Truffaut’nun son filmi olan Vivement dimanche’nin tam bir yeni dalga filmi ya da tam bir film-noir olduğunu söylemek zor. Hatta filmin tarzının Hitchcock’un orta dönem işlerine benzediğini söylemek mümkün. Kendi kaleminden biraz uzaklaşan Truffaut’nun her şeye rağmen gizlerle ve iyi bir mizahla örülmüş bir film ortaya çıkarabildiğinden ve güzel bir veda ettiğinden bahsedebiliriz.

Broadway Danny Rose (1984) – Woody Allen

Woody Allen’ın ardı ardına enfes filmler çıkardığı döneminde denk gelen ve maalesef diğer filmlerine nazaran daha az ilgi gören bu gizli şaheseri, Mia Farrow ve Allen’ın başarılı oyunculuk performanslarıyla da hatırlanıyor. Allen’ın klasik tarzının tüm özelliklerini cebinde taşıyan Broadway Danny Rose ayrıca ustanın en çok güldüren işlerinden biri. Allen’ın hikaye anlatma konusundaki ustalığı için ise ayrı bir paragraf açmaya gerek yok sanırım.

Down by Law (1986) – Jim Jarmusch

Stiliyle, yaşadıklarıyla ve düşündükleriyle kısa sürede bir underground – fenomen haline gelen Jim Jarmusch’un belki de en kusursuz yapıtı olan Down by Law, bambaşka bir lezzet vadeden bir hapisane filmi. Tom Waits, Roberto Benigni ve John Lurie gibi bir daha bir araya gelmesi zor isimleri bir araya getiren Jarmusch, mizah damarının gücünü de sonuna kadar kullanıyor. Müthiş sinematografisi ve ayrı bir kültür yaratan tarzı ile ‘kült’ kelimesinin gerekliliklerini yerine getiriyor Down by Law.

Kafka (1991) – Steven Soderbergh

Kafka gibi bir kişi hakkında çekilen bir filmin renkli olabileceğini düşünmek imkansızdı zaten. Steven Soderbergh’in incelikli olmasa da ilgiye değer bir Kafka portresi çizdiği filmi özellikleriyle Prag’ı güzel bir şekilde kullanmasıyla dikkat çekiyordu. Jeremy Irons, Kafka’yı canlandırırken her zamanki gibi göz doldurmayı ihmal etmiyor. Kafka’nın birçok eserine de göndermelerde bulunan film, modern siyah-beyaz dönemin en iyilerinden olmasa da iyi bir yönetmenin iyi filmi.

Europa (1991) – Lars von Trier

Lars von Trier’in bir zamanlar Europa gibi bir film çekmiş olması kulağa şu an ne kadar inanılmaz geliyor olsa da, bir gerçek. Müthiş bir görselliğin enfes bir anlatımla bir araya geldiği, Trier’in savaş sinemasına parlak tuğlalar eklediği bir başyapıt olan Europa, Trier’in üçlemesini tamamladığı gibi Dogma’nın doğuşuna da işaret ediyor. Filmin özellikle kamera kullanımıyla kendinden sonraki sinemayı etkilediğini de belirtmeden geçemeyiz.

La Vie de Bohème (1992) – Aki Kaurismäki

Aki Kaurismäki’nin her zaman olduğu gibi komedi ve dramayı kendi stilinde karıştırdığı ve ortaya her daim yaptığı sinemadan izler taşıyan bir film çıkardığı La Vie de Boheme, spot ışığının altındaki insanların hayatına odaklanarak tebessüm ettiren bir Paris dokusu yaratıyor. Fransızca bilmeyen iki başrol oyuncusunu, telaffuz etme yöntemleriyle çalıştıran Kaurismaki’nin bu filme ne kadar emek harcadığını tahmin etmek güç değil.

C’est arrivé près de chez vous (1992) – Rémy Belvaux, André Bonzel, Benoît Poelvoorde

Psikopat bir katilin peşine onun belgeselini çekmek üzere düşen üç gencin gerilim dolu hikayesini anlatan C’est arrivé près de chez vous, birçok festivalden ödüllerle dönmüştü. İçerisinde deneysel tatlar barındıran filmin üç sinema öğrencisi yönetmeni var. Günümüzde sıkça kullanılan ve gerçeklik hissini körükleyen el kamerası tekniğinden de esintiler taşıyan filmin, yirmi sene sonra bile yeni heyecanlara kapı açan bir sinema deneyimi olduğu ortada.

 Schindler’s List (1993) – Steven Spielberg

İkinci Dünya Savaşı öykülerini pek bir seven Spielberg’in konu üzerine çıkardığı başyapıtı, halen hatırlanınca sinirleri alt üst eden bir soykırım filmi. Spielberg’in mizansen konusundaki üstün dehasıyla boğazımızda düğümlenen görüntüler barındıran film, hiç kuşkusuz çizilmiş en gerçekçi İkinci Dünya Savaşı portrelerinden biri. Zaten Schindler’s List’in ne denli iyi bir film olduğu, konuda kendini en büyük otorite olarak gören Akademi tarafından da onaylandı.

Ed Wood (1994) – Tim Burton

Yabancılığın, ötekiliğin ve başarısızlığın hikayesini en iyi anlatan yönetmenlerden biri olan sayın gizemli Tim Burton, sinema tarihinin en başarısız ve bu nedenle de kült yönetmenlerinden biri olan Ed Wood’un öyküsünü anlatmaya soyunduğunda ortaya unutulmaz bir filmin çıkacağı çok belliydi aslında. Nitekim öyle oldu ve Tim Burton, Johnny Depp ikilisi oldukça kendilerine özgü bir eserle ilelebet ekranlarımızı şenlendirdiler, şenlendiriyorlar.

Clerks. (1994) – Kevin Smith

Kevin Smith’in tüm zamanların en iyi ilk filmlerinden biri olan Clerks.’ini izleyip de kendisinin zekasına hayran kalmamak pek mümkün değil. Aynı zamanda bir üçlemenin başlangıcı olan ve yoğunlukla çok iyi yazılmış diyaloglar üzerinden ilerleyen film, eşi benzeri olmayan bir komedi sineması örneği. Bunu yapan yönetmenin bir süre sonra Cop-Out gibi bir film çıkarmış olması ise sanırım ayrı bir dosya konusu.

La haine (1995) – Mathieu Kassovitz  

Matthieu Kassovitz’in 25 yaşındayken çektiği ödül şampiyonu başyapıtı Paris’teki bir grup serserinin 24 saatini anlatıyor ve her birimizi seyirci koltuğuna adeta çiviliyordu. Gerçek hayatta zengin bir aileden gelen Vincent Casell’in başarılı serseri kompozisyonu da ancak yetenek ile ölçülebilen bir oyunculuk zaferiydi. Bir toplumun etnik katmanlarını masaya yatıran ve suç ile suçluluk üzerine önemli şeyler söyleyen La Haine, bu listenin en özel filmlerinden biri.

Pi (1998) – Darren Aronofsky

Aronofsky’nin katıksız bir Aronofsky’lik ile kamera arkasına geçtiği bu gergin delirme hikayesinin bir ilk film olduğuna inanmak oldukça zor. Kamerasını, diyaloglarını ve özellikle de monologlarını dehşet verici bir gerginlikle kullanan Aronofsky, gereksiz bir ihtişama kaçmadan enfes filmler yapılabileceğini göstererek gelecekteki sinemasına öngörülü bir gönderme yapıyor. Film ise Pi sayısının peşinde düşen bir matematikçinin kayboluşunu anlatıyor.

Following (1998) – Christopher Nolan  

Christopher Nolan’ın büyük prodüksiyonlara bulaşıp da geri dönüşü olmayan bir biçimde ciddileşmeden önce kotardığı iki filminden biri olan Following, Nolan’ın Memento ile birlikte en samimi iki filminden biri. Yeni kurgu yöntemleri yaratmadaki başarısını ilk kez bu filmde gösteren ve daha sonra Memento’da geliştiren Nolan, hem detaycı bir karakter öyküsü hem de gergin bir takip hikayesi sunuyor.

La fille sur le pont (1999) – Patrice Leconte

Monsieur Hire’ın yönetmeni Patrice Leconte’in çektiği, Altın Küre ödüllerinde de adı anılan ve bir kısmı da ülkemizde geçen filmi, siyah-beyaz estetiğini oldukça güzel bir şekilde kurtarıyor. Mizahi unsurlarla bütünlenmiş bir aşk öyküsünün peşine düşen yönetmen duygusal bir yoğunluk yakalamakta gerçekten çok başarılı oluyor. Film, günümüzde duygusu mekanikleştirilerek boşaltılan aşk filmlerinin karşısında tüm derin hissiyatıyla dikiliyor.

Guizi lai le (2000) – Wen Jiang

Bir köye emanet olarak bırakılan tutsakların üzerinden İkinci Dünya Savaşı’nın bilinmeyenleriyle ilgili laflar söyleyen film, Wen Jiang’ın filmografisindeki, hiç kuşku yok ki, en incelikli eser. Kıymeti fazla bilinmeyen filmler arasında da rahatça anabileceğimiz Guizi lai le, oldukça detaycı ve sarsıcı bir yönetmenlikle de teknik anlamdaki başarısını ispat ediyor. Siyah-beyazın derinliği de, filmin her saniyesinde hissediliyor.

The Man Who Wasn’t There (2001) – Joel Coen, Ethan Coen

Coen’lerin Hollywood’un 1940-1960 arasındaki film-noir furyasından fazlaca etkilendiklerini ilk filmlerinden itibaren anlamaya başlamıştık. The Man Who Wasn’t There’e kadar esinlenme ve geliştirme üzerinden hareket eden sinemaları bu kez 40’lardan çıkmış bir kara film örneği sunmaya kalkışıyor. Sonuç ise, leziz. Karşımızda, siyah beyaz estetiğinden güç alan, kusursuz bir sinematografi ve son yılların en iyi senaryolarından biri var.

Good Night and Good Luck (2005) – George Clooney

Bizi aktör olduğuna yönelik kandırmaya devam eden ve aktörlük yaptığı tüm filmlerde pek sevdiği ‘George’ karakterini canlandıran Clooney’in asıl yeteneğinin yönetmenliğe olduğunu görmek pek sevindirici. Ayrıca kendisinin bir cesaret kalkıp politik bir altyapıyla örülmüş siyah-beyaz bir film(kim izler ki?) çekmesi ayrı bir takdiri hak ediyor. Sonuç olarak Good Night and Good Luck, popüler isimlerinin yarattığı bir yanılsamadan dolayı değil; gerçekten de iyi bir film.

 13 Tzameti (2005) – Géla Babluani  

Kısa süre içerisinde Hollywood tarafından aynı filmi İngilizce olarak baştan çekmeye mahkum edilen Gürcü yönetmen Gela Babluani’nin ilk filmi için biraz şakayla karışık “bir rus ruleti turnuvası”nı ele alan bir spor filmi olduğunu söyleyebiliriz. Babluani’nin gerilim dozunu ayarlamaktaki ve bizi diken üzerinde tutmaktaki başarısı tartışılmaz. Son yılların önemli ilk filmlerinden biri olarak kabul ettiğimiz film, umarız ki yönetmenin ilk ve son yaratıcılığı değildir.

My Winnipeg (2007) – Guy Maddin  

Sıradan bir film çekmeyi doğası gereği baştan reddeden Guy Maddin’in benzersiz şehir belgeseli yakın dönemde karşımıza çıkmış özel filmler arasında ayrı bir yere sahip. Otobiyografik detaylarla şehrin ruhunu yansıtmak konusunda epeyce zenginleşen film, Guy Maddin sinemasını takip eden bir kişi için bulunmaz bir nimet adeta. Guy Maddin, kimsenin bilmediği bir yeri bir arzu nesnesi haline getirerek, keyif verici bir şekilde bizi kullanıyor.

Das weiße Band – Eine deutsche Kindergeschichte (2009) – Michael Haneke

Haneke’nin sinemanın yüzyıl sonrasına kadar gönderdiği hiçbir kusuru olmayan Beyaz Bant’ı, faşizmi ele alan en gerçekçi sinema örneklerinden biri. Nasyonel Sosyalist dönemi öncesinin Almanya kırsalını, faşizmle neden sonuç ilişkisi kurarak son derece detaycı bir şekilde anlatan film, her sahnesiyle kan donduran cinsten. Günümüz toplumlarının da iyice okuyup, gelecek için feyz alabilecekleri sanat eserlerinden bir tanesi.  

A Torinói ló (2011) – Béla Tarr

Bela Tarr’ın insanın varoluş problemi üzerine ürkütücü bir şekilde eğildiği filmi Torino Atı’ndan öyle birkaç satırda ya da birkaç sayfada bahsetmek pek mümkün değil. Sinemanın en saf halini, nasıl çekildiğine akıl sır erdirilemeyen planlarla ve zihnimize tecavüz eden imgelerle derinlemesine bir biçimde sunan Torino Atı, en kısa haliyle 2011 sinemasının en büyük sinema olayı. 50 sene sonra bu filmi diğer klasiklerin arasında göreceğimizi öngörmek, hiç zor değil.

The Artist (2011) – Michel Hazanavicius

Konusu itibariyle her ne kadar hoş ama boş bir film olsa da, hisli bir sessiz sinema nostaljisi yaratan The Artist, Hazanavicius’un cesaretiyle yıllar sonra da hatırlayacağımız bir film. Bir sessiz film aktörü olan George Valentine’in gelişen film teknolojileri karşısında yalnızlaşmasını ele alan bol ödüllü The Artist, bu yazı yazıldığı esnada ortalığı kasıp kavurmaya devam ediyor. Jean Dujardin ve Bérénice Bejo’nun müthiş armonileri ise gerçekten görülmeyi hak ediyor.

***

Kaan Karsan

kaankarsan@gmail.com

twitter

***