Miss Bala (2011): Her Hayat Bir Mecazdır

Kaan Karsan
Kaan Karsan
20 Temmuz 2012

Herkesin kendi dünyasında yaşadığı hayat kendi gözlerinin önüne bir perde çekiyor olacak ki, ‘empati’ kurma arzusu bazen kolay bir çaba gibi gözükse de, kendi tecrübe ettiklerimiz bu yöntemi zorlaştırıyorlar. Bu nedenle, aksini sansak da, çoğu zaman kendimizi o film karakterlerinin yerine koymakta; onların hissettiklerini hissetmekte zorlanıyoruz. Burada da yol belki de insanın en egemen ve en içgüdüsel duygularından biri olan ‘bencillik’ duygusuna çıkıyor. Zira insanın bencilliği, onun birkaç dakikalığına bile başka bir kimliğe bürünmesine karşı çıkıyor.

Genele vurunca bir türlü kendimizi özdeşleştiremediğimiz, özlerine bürünemediğimiz bunca karakterin yanında bir de bizi duygudaşlık kurmaya zorlayan, biz başaramasak da bu hissi kendi çabasıyla su yüzüne çıkaran filmler var. Zaten sinemanın hissettirebilme başarısı, sizi o perdenin ortasına, başkarakterin yanı başına koyabilme gücüne paralel. Mevzubahis filmler, sürelerinin ötesine taşmayı beceren ve hem sosyolojik hem de psikolojik anlamda bilimsel bir değer taşıyan filmler oldukları gibi; sinemanın yalnızca sinema olmadığının kanıtı niteliğindeler. Tam bir ummadık taş niteliğindeki Miss Bala da, tasvir kuvveti ve görsel gücü anlamında, perdenin sınırları dışına taşmayı başaran, özel bir film. Hatta bir film olduğu kadar bir resim, bir tablo aynı zamanda… Bu da yetmezmiş gibi, bir olay öyküsü olduğu kadar bir durum öyküsü ve kurgusallığını örtbas edebilen bir gerçekler denizi aslında.

Bir önceki filmi Voy a explotar ile birkaç sene evvel İstanbul Film Festivali’ne de konuk olan Gerardo Naranjo’nun kaşları çatık ve öz ülke betimlemesi Miss Bala, asıl karakterinin üzerine kurduğu geniş çaplı ülke-insan mecazıyla söylediğinden çok daha fazlasını ele alan bir Meksika incelemesi temelde. Güzellik yarışmasında birinci olmak gibi son derece saf ve insani bir çıkış yolunun hayalini kuran Laura’nın hiç hesapta yokken suçun ve kötülüğün arka sokaklarına düşmesi öyküsü aslında göründüğünden çok daha derinlemesine çizilmiş bir arka plana sahip. Uyuşturucu ve suç gibi anahtar kelimelerin ihtiyari ya da gayri-ihtiyari bir biçimde ilk çağrışımlarından olan Meksika’nın ve bu ülke üzerinden sağlanan getirimlerin basit ve küçük bir görüntüsü Laura. Hem de değer kümesini tamamen örten cinsten…

Sokaklarında yürüdüğü ülkenin bağırsaklarındaki sırlardan bihaber Laura’nın yönetmen tarafından seçilmiş herhangi bir ‘temiz sayfa’ olduğu aşikâr.  Öylemesine bir ‘thriller’ izlemeye gelen sinema seyircisinin karşısında ise askerine, polisine, tekdüzeliğine yani, gırtlağına kadar suça batmış bir Meksika var. Yönetmen Naranjo’nun başkarakteri bir yana, ülkesine, bayrağına, toprağına karşı bir mesafe takılmasının başlıca nedeni de bu karanlık anti-masalın işleyiş mekanizmasından ileri geliyor. Biz, Meksika’nın yerelliğinden habersiz sinema seyircisi olarak, tam anlamıyla Laura’nın bedeninin ve korkularının içerisindeyiz. Suçun bir sonraki adımı bizim için de en az onun için olduğu kadar büyük bir muamma.  Sözün özü, biz Laura için değil, kendimiz için korkuyoruz. Zira bu suç batağının içerisine filmin ilk anından itibaren en az Laura kadar giriyoruz.

Elbette ki boğazımız suçun ve karanlığın içerisine tamamen gömüldükten sonra elimizde ne ahlak kalıyor ne de bir şeyleri kendi tercihlerimizle yoluna koyma çabası… Bu karanlığın içerisinde parıldayabilen tek nesne hayatta kalma içgüdüsünün can çekişen kıvılcımları. Umut, Laura’yı ya da Meksika’yı epeydir terk etmiş olan bir kavram. Hedef dediğimiz ve yürüdüğümüz yolun sonunda kavuşmayı beklediğimiz yaşam kaynağı ise sadece bir yanılsamadan ibaret olduğuna inandırmış herkesi. Naranjo’nun bir maestro gibi ardı ardına, kusursuzca dizdiği ve nasıl bir emeğin ürünü olduğunu aklımızın almayacağı müthiş planları gerçekliği körüklerken, Miss Bala’nın karşısında sığınabileceğimiz hiçbir barınak kalmıyor artık. Çünkü perdedeki film bugüne kadar uzaklardan anlayamadığımız ve tartamadığımız Meksika’yı bize anlattıkça insanın en büyük silahı olan ‘duyarsızlık duygusu’na bağlı olan savunmamız bütünüyle düşüyor. Basit hayaller kuran bir genç kızın düştüğü ürkütücü bir dolambaç, bizi de içine çekiyor.

Miss Bala, kendi dünyamızın dışında olup bitenin üzerine serdiğimiz örtüyü kaldırabilmemiz için müthiş bir fırsat. Çünkü suç ve suçlu her yerde, hatta belki bizim içimizde, ötelediğimiz kimliğimizde. Muhtemelen değeri gün geçtikçe daha iyi anlaşılabilecek, zamanının ötesinde olan bir eseri vakitlice izleyip izlememek de sizin ellerinizde. Odaktaki ülkenin Meksika olduğuna bakmayın, Miss Bala, her ne kadar genel bağlamda oto-sosyolojik bir eser olsa da, hem kendi sınırlarını hem de sizin sınırlarınızı zorlayabiliyor. Hem de bunu oldukça merhametsiz bir sinemayla yapıyor. Her filmi ayrı bir heyecan yaratacak bir yönetmeni işaret ediyor.

 

***

Kaan Karsan

kaankarsan@gmail.com

twitter

***

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5