Metin Erksan: Fotoğrafına Aşık Olacağımız Adam

Kaan Karsan
Kaan Karsan
04 Ağustos 2012

Genelde “yaprak dökümü” denilir böyle dönemlerde. Yaşanan döneme, ardı ardına yitip gidenlere bakılıp da sıradan bir kılıf aranır. Cümlelerin basitliğine sığınılır. Bilinir ki durmak bilmeyen ve az önce yaşanılanı bile tarihleyen zaman bu günleri böyle yazacaktır.

Sinemayla öğrenen, sinemayla yaşayan, sinemayla umudu, gücü ve kendini bulan, yani, sinemayla büyüyen bir çocuk, ölümün ansızlığını da sinemayla öğrenebilir. Ölümsüz olduğuna yemin edebileceği, film yapmasa da bir yerlerde ilelebet yaşayacağını sandığı bir sanatçının vedasına, sanat gibi sanatçının da sonsuza kadar nefes alacağına inandığı hayatında, hiçbir zaman karşı koyamayabilir. Hatta artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını fark edip sinemamızın o an giydiği yalnızlık hırkasını üzerine geçirmek isteyebilir.

Yazın ortasında, yazın susuzluğunda, sevmek zamanında, sinemamızın ayrıksılığında Metin Erksan’ın neler ürettiğini, ne kadar ürettiğini, neler başardığını ve nasıl kendini bu kadar unutturarak, nasıl bu kadar sessiz kalarak ve nasıl bu denli acıtarak yitip gittiğini özümsemek ve yaşamın gerçekleriyle barışık olup da doğanın kurallarına boyun eğmek zor. Sanki yeteri kadar teşekkür edemediğimiz, sanki yeteri kadar anlayamadığımız, sanki yeteri kadar yüceleştiremediğimiz bir değerin, hiç haber vermeden ölümsüzleşmesine alışmak zor.

Hani denir ya “o” bu ülkenin sineması için çok şey ifade ediyordu diye. Yanlış. O tek başına bu ülkenin sinemasını ifade edebiliyordu zaman zaman. O çoğu zaman sırf tembelliğimizden içine sıkıştığımız kabukları kırıp, kendi özgürlüğüyle ve özgünlüğüyle geçmişe hapsolmuş geleceğe kapılar açabiliyordu. Hiç çekinmeden “Türk Sinemasının İlk Yaratıcı Yönetmeni” olarak tarihin sayfalarına kazıyabileceğimiz bir isim haline gelirken, bu topraklardan çıkardığı evrensellik ile sinemanın sınırsızlığına fırsat tanıdı Metin Erksan.

1964 yılında Susuz Yaz, Altın Ayı’yı kucaklarken, Metin Erksan’ın elindeki heykelcik yalnızca bir heykelcik değildi. Metin Erksan, sadece kendisine değil kendinden sonrakilere de bir kapı açtı ve yol gösterdi. Zihnimizdeki anıları dışavururken, o anılarla beraber savrulan ve o anılarla birlikte nefes alan filmler yaptı. Bizi dünyaya bakıp da içimizde yaşattığımız komplekslerimizle yüzleştirdi, sanatın her yerde sanat, insanın her yerde insan ve hissin her yerde his olduğunu müjdeledi. Sansürlere göğüs gerdi, ‘sizin’ için, ‘bizim’ için, ‘onlar’ için sanat dedi.

Erksan’ı tanıyan bir sinemasever, onun son nefesine kadar yeni bir film bekliyordu ondan. Çünkü biliyordu ki onun yapacağı yeni film de “o” filmlerden biri olacak… Çünkü onun yeni bir dokunuşu zihnimizde yeni kapılar açacak… ‘Erksan Sineması”nın nasıl bir marka olduğu bir kez daha su yüzüne çıkacak… Bu ihtimal, bu umut bile sinemayı sevmek için yeterliydi.

Yılanların Öcü’nü, Kuyu’yu, Susuz Yaz’ı, Ölmeyen Aşk’ı, Sevmek Zamanı’nı yapan adamı kaybettik. Çoğumuzun hiç tanışmadığı, ama tanıdığı… Sinema yüzünden, sinema için başına gelmedik kalmayan… Son vedası bile filmleri kadar “kutsal” tınlayan… Sinema var olduğu sürece var olacak olan…

Sinemayı fark etmek kadar önemlidir onun filmlerini fark etmek. Yaşadığı için, yaşadığı hayat için teşekkür ediyoruz kendisine. Onun sadece değerini bilmek, onu gerçekten anlayabilmek bile güzel. O artık fotoğrafına aşık olacağımız adam…

**

Kaan Karsan

kaankarsan@gmail.com

twitter