Magnolia (1999): Bir Modern Klasik

Kaan Karsan
Kaan Karsan
09 Temmuz 2011

Henüz 27 yaşında çektiği, ikinci uzun metrajı “Boogie Nights” ile büyük sükse yapan, başta kendi adına aldığı Senaryo adaylığı ile iki önemli dalda daha filminin Oscar’a aday olmasını sağlayan Paul Thomas Anderson’ın, bu kült filmden iki yıl sonra çektiği “Magnolia” da, tıpkı “Boogie Nights” gibi doksanlı yılların en özgün ve iyi filmlerinden biridir. Bir yandan zamanı gelince Inarritu gibi bazı yönetmenlerin fetişi haline gelecek olan “kesişen hikayeler” etiketinin bilinir olmasına ön ayak olmuştur, hem de senaryo yazarlığı ve kurgu konusunda 29 yaşında da usta olabileceğini göstermiştir Paul Thomas Anderson.

Genç bir yönetmenin bu kadar ünlü oyuncuyu bir araya toplayıp üç saatlik bir film çıkarması, bir yerde  kendine güven mefhumunun sergilendiği bir girişimken bir yandan da tam anlamıyla bir cesaret işidir. Her şeyin bir günde olup bittiği bir hikayeyi üç saatte, her sahnesini zekice yazılmış diyaloglarla ve müthiş bir sinematografiyle örerek, senaryodaki hiçbir karakteri ihmal etmeden ve vermek istediği her mesajı eksiksizce vererek anlatabilmek, bir erken dönem ustalığına işaret etmektedir. Film boyunca hissedilen Robert Altman esintileri de bütün bu lezzete lezzet katmakta ve filmi gösterildiği ilk andan itibaren kültleştirmektedir. Nitekin film Berlin’den Altın Ayı’yla, katıldığı neredeyse her ödül töreninden/festivalden ise ödüllerle yahut adaylıklarla dönmüştür. Yine dünya çapında fazlaca önemsenen bir organizasyon olan Oscar’lardan da önemli adaylıklar almıştır “Magnolia”.

Magnolia birkaç ayrı koldan akan bir hikaye anlatmakta ve tesadüf kavramının tuhaf gerçekliğine ve mantıksallığına da detaycı bir bakış atmaktadır. Hatta film müthiş tesadüfler içeren iki dakikalık bir sekansla açılır ve bu sekans filmin finaline bir gönderme niteliği taşımaktadır. Günlük hayatın, yaşayan herkes tarafından haşır neşir olunan dertlerini sırtlarında taşıyan birkaç karakterin birbirinden bağımsız ya da bağımlı hikayelerini anlatıyormuş gibi gözükür Magnolia ilk iki saatinde. Bu karakterlerin hepsinin bir günde değişen ya da o yapay değişim yüzünden asla değişmeyecekmiş gibi görünen hayatları, bu dünyaya ne ifade etmektedir?

Bir an sonra ne olacağı hakkında hiçbir fikri olmayan insanoğlu, bütün bu belirsizliğe rağmen her şeyi bir mantık ve inanç sistemi içerisine oturtmaya ve kendi algısına uygun hale getirmeye çalıştığından, ihtimallerin sınırsızlığı gözden kaçar kimi zaman. Bazısı hayatla, bazısı hayat arkadaşıyla, bazısı yalnızlığıyla yüzleşirken bütün bu kavramların tanımlanabilirliğinden faydalanır aslında. Bu nedenle insan, tanımlayamadığı ve mantıksal bir düzlemde karşılayamadığı çoğu şeye tesadüf der. Halbuki bütün bu tesadüfler “hayat” denilen bu tesadüfün bir gerçeği ve olmazsa olmazıdır. Hayatın belki de en anlaşılabilir tanımıdır. Attığımız her adım aslında sahip olduğumuz o kör cesaretin bir yansımasıdır. Bu nedenle bazen ne yapacağımızı, olayları nasıl karşılayacağımızı bilmemiz olanaksızdır. Bir anda bütün o taşıdığımız yükler, dertler, tasalar anlamsız kalabilir. İşte o zaman yeni çözüm yolları aramaya başlar insan, onu bir adım daha ileri götürecek ve duruma göre güncelleyecek çözüm yolları…

Karakterlerini, genel sinema izleyicisinin beklentilerinden hiç çekinmeden, uzun uzun ve yılmadan tanıtan Paul Thomas Anderson, öyle gözükse de 6 farklı insanın 6 farklı hikayesi yerine 6 farklı insanın farklı olmayan tek hikayesini anlatıyor aslında. Hayata karşı geliştirdiğimiz ve çok güvendiğimiz savunma mekanizmasının aslında ne kadar zayıf reflekslere sahip olduğunu çok basit ama etkili bir biçimde gözler önüne seriyor.

Başından sonuna kadar taşıdığı sinema duygusu bir an bile sekteye uğramaz bu filmin. Her sahnesi düşünülmüş, kamera çok başarılı hareket ettirilmiş ve film masabaşında üç saati bir buçuk saat gibi hissettirecek stilde, akıcı bir şekilde kurgulanmıştır. Film,  Julianne Moore, William H. Macy, John C. Reilly, Philip Seymour Hoffman,  Alfred Molina, Tom Cruise, Philip Baker Hall gibi son derece popüler oyunculara sahip olmasının yanısıra Hollywood’un geleceğini tek başına kurtarabilecek bir yönetmenin varlığına da işaret etmektedir. Zira aynı Paul Thomas Anderson, bir sonraki filmi Punch Drunk Love ile Cannes’dan en iyi yönetmen ödülü almış, ondan sonraki filmi There Will Be Blood ile de, Oscar’larda No Country For Old Men’in en büyük rakibi olmuş ve kimilerine göre de son yılların en iyi filmlerinden biri olmuştur.

Paul Thomas Anderson’ın  tıpkı 90’larda, 2000’lerde yaptığı gibi 2010’larda da yeni filmleriyle on yıla damgasını vuracağı aşikardır. Bir sinemasever açısından ise zaten hali hazırda en başından beri olgun ve pişmiş bir sinema yapan Paul Thomas Anderson’ın, el attığı her mevzudan alnının akıyla çıktığını görmektir. Magnolia, tam anlamıyla modern bir klasiktir.

Kaan Karsan

kaankarsan@gmail.com

 

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5