Los Lunes Al Sol (2002): Bir Rus Fıkrası Vardır…


Aylin Solakoğlu
18 Temmuz 2012

Fernando León de Aranoa, İspanya’nın 90’lardan itibaren adından söz ettirmeye başlayan yönetmeni. Toplumsal gerçekçi filmleriyle duyarlılığını göstermekten çekinmeyen, zekice yazılmış senaryolarında işçi sınıfını, emek değerini ve insan ilişkilerini belli bir mizahi çember içinde eriterek anlatmayı seven bir senarist. Yazdığı senaryolar kadar çok olmasa da yönetmen koltuğuna oturduğu sayılı zamanlarda ortaya çıkan filmler takdire şayan. Kamerayı görünmez kılan ve seyirciyi, üçüncünün gözetleme rahatsızlığından kurtaran bir anlatım dili var. Bu belirgin olmayan geçişler ve doğallığın yakalanması, türün tipik bir sorunu olan uzun ve durağan sahnelere yakalanmadan hikâyenin akıcılığını kendine has bir üslupta bulmasını sağlamış.

Aranoa’nın 2002 yılında vizyona giren ve filmografisindeki en iyi film olarak kabul edebileceğimiz Los Lunes Al Sol(Güneşli Pazartesiler), İspanya’nın liman kenti olan Vigo’da bir grup tersane işçisinin işten çıkarıldıktan sonra içinde bulundukları ruh hallerini ve bu durumun kendileriyle beraber çevrelerine nasıl etki ettiğini gösteriyor. Güneşli Pazartesiler, kapitalist düzen eleştirisini ve işçilerin uğradığı haksızlıkları yüksek sesle dile getiren, anlatan bir film olma tercihini kullanmıyor. Anlatmak yerine, göstermeyi seçiyor ve böylelikle izleyicisini de seyrettiklerinin bir aktörü haline getiriyor. Anlatılan bizim hikâyemizdir, demek bir yönetmen için oldukça cesur bir söylem ve Aranoa cesaretinin olumlu tepkilerini film vizyona girdikten sonra, İspanya’dan ve Avrupa’dan alıyor diyebiliriz. Film, İspanya’nın Goya ödüllerinden bol ödülle dönüyor ve Avrupa’nın en önemli sinema fonu Eurimages’dan da destek alıyor.

 

Filmin hemen başında, kısa bir süreliğine, bir belgesel gibi işçi sınıfı eylemlerini izliyoruz. Bu açılıştan sonra genele dair sahneler yerini bireysel hikâyelere bırakıyor. Bir nevi Ken Loach filmleri havasında, kamera genel şehir planından daha yakına ve sonra en yakına; ruh halleri içinde hayal kırgınlıklarının esir aldığı işsiz bir gruba odaklanıyor. Haksız olarak işten çıkarılan ve haklarının aranmasına izin verilmeyen bu yakın arkadaş grubu, parasızlığın ve yaşam zorluğunun içinde her akşam Rico’nun barında bir araya geliyor. Santa, grev sırasında tersanenin bir sokak lambasını kırdığı için davalık, Jose karısının çalışıp kendisinin işsiz olmasından rahatsız ve karısının kendisini terk etmesinden korkuyor, Lino ise yaşının geçtiğini ve kolaylıkla bir işe giremeyeceğini kabullenmek istemiyor. Bu birbirinden farklı hayat hikâyeleri arasında gidip gelen örgü aslında ortak bir temele dayanıyor; eşitsizliğin ve güçlü olanın gasp etme özgürlüğünün sonucunda doğan ‘’siyam ikizlerine’’.

Filmdeki karakterlerin dostluğu ve biri düşerse ötekinin de onunla beraber düşme durumunu(siyam ikizleri) daha geniş anlamda düşündüğümüzde işçi sınıfının birlikte hareket etme gücünü vurgulamak istediğini görüyoruz. Santa’nın gruptaki en sivri dilli ve üstünden çıkarmadığı parkasıyla en komün değerlere sahip karakter olduğunu varsaydığımızda, kurduğu cümlelere salık vermek gerekiyor. Tersane grevi ve işçi haklarını savunma eylemlerinin sadece hayatta kalma amacıyla değil, bireysellikten öte sınıf bilincini oluşturma, çocuklara bırakılacak daha eşit bir toplum anlayışı içinde yapıldığını görüyoruz. Santa, dava sonunda tekrar gidip o lambayı kırdığında, bizim de ekranın karşısında gülümsememiz, Santa’nın hikâyesinin bizim hikâyemizle oldukça benzer olmasından. Tıpkı filmin pek çok karesinde arabalı vapur, Vigo’nun denizinde yol aldıkça, burası ne kadar da İstanbul’a benziyormuş dediğim gibi ya da Santa’nın hayali gibi kaçıp Avustralya’ya gidebilmek çünkü orada herkese toprak veriyorlarmış. Aranoa, hikâyenin bazı yerlerinde kendi içinde farklı görüşlere sahip bireylere de dikkat çekmek istiyor ve Santa’nın karşısına, ‘boyun eğmek, sineye çekmek, para kazanmak için her şey yapılmalı’’ önermelerini çıkartıyor. Fakat Santa oldukça dikkafalı ve gururlu. Belki de bu nedenle kapitalist düzenin kolaylıkla görmezden geldiğini kişilerden, kendisi bir Ağustos Böceği.

Güneşli Pazartesiler, her pazartesi işine gidenler ve her pazartesi işe başlama umudunda olan emekçilerin filmi olarak, en kısa ve acı fıkrayı anlatıp ve aslında ağustos böceğinin seçme hakkı olmadığını da hatırlatarak; dramatize etmeden, hikâyesinin gerçekliğinden gücünü alıyor. Javier Bardem’in(Santa) oyunculuğu ise her zamanki gibi filmin başarısını bir çıta daha yükseltmiş.

*Filmdeki fıkra Rus asıllı Sergei tarafından anlatılır:

‘’Sovyet Rusya dağılmış, yıllar sonra iki eski komünist partili arkadaş bir araya gelmiş konuşmaktalar. Birincisi şöyle der: “Dostum, çok kötü bir şey fark ettim. Bize komünizmle ilgili anlatılan her şey yalanmış.”. Diğeri şöyle cevap verir: “Ben daha kötüsünü fark ettim. Bize kapitalizmle ilgili anlatılan her şey doğruymuş”.

 

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5