Life of Pi: Çok-Boyutlu Ayin

Eray Yıldız
Eray Yıldız
29 Aralık 2012

Ang Lee‘yi nasıl bilirdik? Mekanın karakterleri aşkınlığıyla yutması, onları baştan aşağıya çevreleyip yutması ve filmin sonunda bu karakterleri derilerinden soyup salt vicdanı önümüze kusan bir adam olmasıyla diyelim. Denediği her film türünde bu mekansal ulviliğin, atmosferik aşkınlığın yüzölçümlerine gerek cinsiyetleri, gerek toplumsal normları, gerek rasyonaliteyle duyguların çapraşık ilişkisini birer mayın gibi yerleştirmesiyle, diye de ekleyelim. Ve kaçınılmaz bir şekilde, Ang Lee‘nin karakterlerini görünür kılan da bu mayınlara basa basa moleküllerine ayrılmaları ve finalde çatlak izleri belli olan kırık bir vazo gibi “daha bütün ama daha kırılgan” yeni bir katmanda varolması, dolayısıyla geçmişin vicdanla bir alakası olabileceğini hesaba katan (aslen o kadar da hesaplı olmayan) kişiler olmasıydı.

Bu kısmi kişisel kısmi ortak malumumuz değerlendirmeden sonra Life of Pi‘nin Lee‘nin filmografisinde mekan ve vicdan bağlamlarında nerede durduğu konusu tedirgin edici. Tedirginliği tamamen seyircisine ve beklentisine göre konumlandıran bu durum, Pi’nin tamamen eğlencelik, tüketimsel, izle-geç ya da iyi-hisset seyirliği olmasından başka riskler arz ediyor. Örneğin, din konusu başlı basına kaygan zeminken, (alt)metnine giriş kapılarının neredeyse tamamına dini özümse(t)mesi ve anlam yaratma aracı olarak kullanması bakımından girmeye çalışması en büyük zaafı niteliğinde. Bu anlamda seyirci seçtiği, hatta kayırdığı iddia edilse boşa değil. Anlatımını (içeriğini) anlatısıyla (biçimiyle) destekleyebildiği tek şey de bu açıdan büyük yaratıcının eylemselliği olup bunu pekala kamerasına, efektlerine, repliklerine kadar yediren homojen bir modern din uyarlamasına bakakalıyoruz. Burada teknik biçimselliğin tanrısallıkla akrabalığı, haliyle rasyonalize etmeye çalıştığı yarı-fantastik öyküsünde her kadrajını modern yollardan “entertain” etme, detay ve boyut yakalamaya indirgeme ve inandırıcılığını tüm bu yollardan kurmaya çalışma kusurları göz ardı edilemiyor.

life of pi

Daha baştan “anlatacağı hikayenin Tanrı’nın varlığına iknası” olduğunu dikte eden bir anlatıcı başrol, sonrasında akan filmi kendi taktırdığı “gözlüğe” mahkum ediyor. Dolayısıyla tüm çaba, seyirci, filme önce bu öyküyü yazacak olan ve inanma potansiyelli yazar olarak yerleştirilip okyanusta tanrı ile yüzleştirildikten sonra dönüşümünü Pi Patel olarak tamamlaması üzerine. Film sonunda, yani tüm (yaşanmış) öykü anlatılıp (yaşanmamış) öyküyle de olmak üzere iki kitap fikriyle başbaşa bırakılan yazar (baştaki seyirci), olağanca naifliğiyle ilkini, asıl tanrıyla tanışma deneyimini tercih ediyor; şaşırmıyoruz. Uzadıkça solmaya ve çok güvendiği işlevini yitirmeye başlayan filmin son yarım saatindeki bu tercih anı da dahil her şey, katlanarak artan bir iç sıkıntısına bırakıyor yerini; daha ne kadar naifleşebilir’in sıkıntısına. Onun hayatını izlemeye, dolayısıyla onun hayatının yorumunu izlemeye güdümlenen seyirci “okyanus ortasında bir Bengal kaplanıyla hayatta kalma” fantezisinden tanrının çok-boyutlu ‘deneyimine’ varan bir renk paletinde ayin “sularında” yüzüyor nitekim.

Mekanın ulviliği hiç şüphesiz burada da başrolde. Lee, mekan olarak filmin yarısından fazlasının geçtiği okyanusu yine karakterini yutacak, onunla organik bir bağ kuracak ve böylelikle onu değiştirip dönüştürecek şekilde tasarlıyor. Hani, belki de bu anlamda yılın bu en beklenen filmlerinden birini değerleyen, olumlayan avantajı haline dönüşüp Pi’nin (hayat) hikayesinden çok içini tıka basa argümanlarıyla doldurduğu ve kutsadığı mekanın filmi oluveriyor. Lee mekanı karakterize eder diyerek iyi bildik ama mevzubahis teknik şaşa, argümanın şaşmaz doğruculuğuyla kafaya kafaya inince mekanın aşkınlığından çok subjektif metafiziğine dönüştürüyor Pi’yi. Haliyle, ilkokul düzeyinde din kültürü ve ahlak bilgisi sunumuna eklemleniyoruz. Başı itibariyle tanıştırıldığımız Pi Patel, coğrafik ve jeopolitik şartlardan ötürü çocuk yaşlardan bir dizi dinle karşılaşıp hayatı anlamlandırma ve yaratma çabasındayken babası tam zıttı bir materyalistlikle aklına güvenmesi gerektiğini öğütlüyor. Ayarsız, ortasız bu karton karakterlerin yanına, mesela yılın bir diğer öne çıkanı Beasts of the Southern Wild‘ın Hushpuppy‘sini koyalım. İki film de iki çocuğu yaklaşık aynı yaşlardan başlatıyor öyküsüne. İkisi de hayvanların gözlerinde bir umut ruh yansımasının peşinde; hayvanlar insanlardan bile önemli icabında. Hushpuppy‘nin dünyayı algılama ve anlamlandırma biçimi, bilinçli ya da bilinçsiz evrenin her parçasıyla içgüdüsel (belki biraz da hayvansal) bir bağ kurmak üzerinden işlerken, Pi doğal olarak içine doğduğu teolojik kültürle kemikleşiyor.

Tabii ki burada yönetmen ya da senaristlerin gerçekliği ele alış farklılığını garipsiyor değilim ama sinemanın realize etmeye çalıştığı fantazya, kendi diagetic aleminde somut karşılığını bir çocuğun algısında bulmaya ve seyirciyi iknasını bu yönde kurmaya çalışırken biraz alan bırakabilmeli, seyircinin kendi çocukluk izdüşümlerini absorbe edebilmeli, nihayetinde bütünlüğünü seyircinin yorumunda kucaklayabilmeli. Kamerasını, “kurtulmasını tanrının balık formunda gelmesi” ile bağdaştıran çocuğun değil, “kendisini evrende sadece bir parça olarak gören ve diğer parçalarla uyumluluğu gözeten” kızın gözüne yerleştiren sinema, anlatacak bir şeyi olan, hakikati seyircisiyle araştıran ve tam da bu yüzden daha zor ve takdire şayan sinemadır. O halde soru: Ang Lee‘nin mekanla yaratmaya çalıştığı ve pasif karakteri karşısında iktidarlaştırdığı tek aktif “yüce”, Benh Zeitlin‘in Hushpuppy‘sinin dünyasında (bathtub) köprüden geçerken neden durur? Şu da şahsi cevap: Çünkü tam o anda “sinema” başlar.

life of pi2

Lee‘yi genel olarak iyi bilirdik kısacası. Hala da çağdaş Amerikan sinemasının en “dertli” yönetmenlerinden hiç şüphesiz. Ancak 2012’nin kıyamet tellallığından nem mi kaptılar nedir, Zemeckis‘in Flight‘da, Wachowski‘lerin Cloud Atlas‘ta (hadi onları hep öyle bildik) ve sonunda bu filmde kesif şekilde hissedilen ışığı görme, stereotip ahlaka yönelme, sırt çevrilen dine tekrar sarılmayla bir yerden sonra ontolojik direktifler yüklenerek gerçekliği kalıbına ve kılıfına uyduruyor. Üç filmde de pek de tesadüf sayılamayacağı üzere, karakterler üst varlık tarafından vicdanlarının sesiyle sınanması çıkarımını dayatıyor. Vicdanın, gerçekten de tüm yolcuların ölümüne sebep olan bir pilotun kendisini alkolsüzlükle cezalandırıp temize çıkarmasından ibaret bir sebep-sonuç davasıyla ya da; öbür dünyanın “ya varsa”lığını tüm insanlık tarihi üzerinden toplumların insiyatifi ve eylemleriyle ya da; tam da birbirlerini kabullenmiş ve içselleştirmişken Richard’ın (kaplan) ayrılma anlarında arkasına bile dönüp bakmadan uzaklaşması üzerinden anlatıcının nostaljisini siyah-beyazlaştırarak (belki de tüm film boyunca ilk kez o noktada gerçeği hatırlaması ya da anlatması münasebetiyle) acıklaştırmasıyla o kadar da alakası olmasa gerek?

Hadi tüm bunları geçelim, öbür dünyadan önce sanki biraz filmi kurgusal olarak bile ilk 1 saati ile son yarım saatinin silinmeye kıyılamamış görünümlü silinmiş sahnelerden ayıklasaymışız Bay Lee. Belki o zaman, Dinlere Giriş 101 temalı film, tanrıyı CGI’da arayadururken bile Pi’nin akıl-almaz yaşamı, en azından vicdan-alır bir yolculuğa dönüşürdü, bir ihtimal…

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
3 votes, average: 2,00 out of 53 votes, average: 2,00 out of 53 votes, average: 2,00 out of 53 votes, average: 2,00 out of 53 votes, average: 2,00 out of 5