Le gamin au vélo (2011): Babasız Oğullar


Aylin Solakoğlu
18 Ekim 2011

Sadeliğin dokunduğu bir sinema. Yalın bir anlatım ile bütünleşmiş görsellik, insanın gözünü alamayacağı bir ışıltı… Birkaç parıltılı cümle daha kurulabilir elbet Le Gamin au vélo için; değerini arttırmak, hakkında düşündüklerimi dile getirmek adına. Yine de bir güzellemeden öteye gidemez. Filmin sadeliği karşısında cümleler süslenmeye utanır. Fazla mı abartıyorum diyorsunuz? Sadelikten etkilenen bünyem için izlediğim şey karşısında lal oldum biraz, ondandır.

Dardenne Kardeşler deyince, 2011 yılının ürünü olan Bisikletli Çocuk; tipik bir filmografi örneği olarak gösterilebilir. Vicdan muhasebesinin, ahlak ve etik kuralların insanları yol ayrımına getirdiği, olaylar ve eylemler nazarında gelişim gösteren film; izleyeni pek çok kırılma noktasında durdurarak, kendi iç hesaplaşmasını yapmasına olanak sağlıyor. Tıpkı diğer filmlerinde olduğu gibi karakterler bir ikilem içinde kimi zaman isyan ediyor kimi zaman çaresizliklere yeniliyor. Sonu belirsizlikle kararan ekran, Dardenne Kardeşler için hayatın ve gerçekliğin bir yanılması gibi. Sinemalarının bu tarz bir dile sahip olmasının nedeni ise kurmaca film çekmeye başlamadan önce uzun bir süre belgesel sinemasına emek vermeleri olsa gerek.

Bisikletli Çocuk, Dardenne Kardeşlerin bir Japonya ziyaretinde duydukları yetiştirme yurdunda kalan bir çocuğun hikayesinin zamanla içine farklı karakterler eklenerek ortaya çıkartılan hikayesiymiş. Filme dönersek Cyril 12 yaşlarında yetiştirme yurdunda yaşayan bir çocuktur ve tek istediği babasının ona söz verdiği gibi tekrar onunla birlikte yaşamaya başlamaktır. Cyril’in babası ise, ahlak kurallarının bize yanlış dediği halde sıklıkla örneğine şahit olduğumuz bir şekilde, çocuğuna bakamadığı için yetiştirme yurduna bırakmış ve onu orada unutmuş bir babadır. Oğluna haber vermeden her şeyi satmış ve başka bir yere taşınıp, yeni bir hayata başlamıştır. Cyril’in tek başınalığı ve babasının gelmeyişi; doğal olarak onu hırçın bir çocuk haline getirmiş ve yurttan kaçıp, babasını aramaya yöneltmiştir. Filmin bu ilk bölümünde Cyril’in davranışlarına verdiğimiz haklılık payı ve içimizde hissettiğimiz burukluk, babaya karşı duyulan öfke; öğretile gelmiş insan doğasının bir sonucudur. İnsan kendisinin yaptığı haksızlığı görmezken, başkasının yaptığı bir haksızlığına  karşı en ateşli taraf olabilir.

Cyril’in içinde bulunduğu zor durum onun inatçılığı ile birleşince kendine asla vazgeçmeyeceği bir simge edinir; bisiklet. Bu bisiklet babasıyla geçirdiği günlerin bir simgesidir ve onun tek amacı tekrar bu bisikleti elde edebilmektedir. Sanki bisikletine tekrar sahip olsa babasına sahip olacaktır. Bisiklet için kavga eder, yumruk yer ama hiç bir zaman onun peşini bırakmaz. Samantha ise bisikleti ona getiren kişidir, umulmadık anlarda ortaya çıkan yardım melekleri, gerçek hayatta halen geniş zamanın rivayeti olsa da, en azından filmlerde karakterlerimizi zorluklardan kurtaran kahramanlarımız. Ve bu kahramanlarımız koşulsuz şartsız hep haklının tarafını seçiyorlar. Samantha ve Cyril arasındaki ilişki de bu koşulsuz kabullenmenin bir başlangıcı olarak gelişen sevginin ürünü. Bisiklet ve baba simgelerinin arkasında anne imajının sakince duran ehemmiyetli suları.

Senaryonun dramatik yapısının en üst noktası sayılabilecek baba-oğul karşılaşması ise, Dardenne Kardeşlerin en iyi işlediği duygulardan birine işaret ediyor; umutsuzluk. Bir çocuğun reddedilişi, dışlanması, sevgi yoksunluğu; onu nereye götürür? Şiddetin, nefretin filizlendiği topraklar, zamanında en fazla şiddete ve nefrete maruz kalmış topraklardır.

Çocuk karakterler sinemanın kozları gibidir, hangi durumda kullanılırsa kullanılsın, doğallığın ve masumiyetin getirdiği etki olarak, izleyicinin kırılma eşiğini düşürür. Cyril de bu tipik örneklerden biridir; tıpkı  400 Fırça Darbesi’ndeki Antoine Doinel, De Sica’nın Bisiklet’indeki Bruno gibi. İstediği şey tek kelimelik bir duygudur; sevgi. Sevginin peşinde bir bisikletli çocuk, Cyril.

Filmin dramatik yapısının yoğunluğuna rağmen, açık rengin tercih edildiği görüntüler, filme belli bir umut havası veriyor, bilinçli bir tercih olan bu sinematografi, filmin yaz aylarında kameraya alınmasına sebep olmuş. Aynı şekilde filmin geçtiği yer, tıpkı bir peri masalının iyi ve kötü tarafı olarak ayrılmış iki yakasından oluşmakta. Masum bir çocuğun hangi yolu seçeceği filmde bir çok defa sınanıyor. İyilerin ve kötülerin sundukları iştah açıcı elmalardan hangisinin Cyril’in boğazına takılacağını ise ben söylemeyeyim, siz izleyin.

Bisikletli Çocuk, hikayesi yapaylıktan arındırılmış, fazlalıklarından kurtulmuş ve arkasına aldığı oyunculukların gücüyle akıcı bir şekilde kendini izlettiren bir film. İnsanın boğazında düğüm yaptığı duyguların, filmin sonunda özgürlüğüne kavuştuğu, sinemadan çıkan insanı rüyadan uyandırmış gibi hissettiren özellikli bir yapım. Cannes 2011 ‘de aldığı jüri özel ödülünü sonuna kadar hak ettiğini gönül rahatlığıyla söylerken, pek çok yerli eleştiride okuduğum Bir Zamanlar Anadolu’da filminin yanında sönük kaldığı  görüşüne ise muhalif olduğumu söyleyebilirim.

”Dışarıda birileri ölürken, hiçbirimizin ”iç”i temiz kalamazdı.”

 

Aylin Solakoğlu

http://twitter.com/#!/AylinSol

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5