Lars Von Trier Dosyası

Ahmet Tuğcu
Ahmet Tuğcu
13 Kasım 2012

Tanıtım:

1956 Kopenhag doğumlu ünlü yönetmen, sinemaya kendisine çocukken hediye edilen ‘Super 8’ kamerayla başlar. Çocukluğu ve lise yıllarında bağımsız kısa filmler çeken Trier, bu dönemde reklam yönetmenliği de yapar. 1987 yılında ise kendisini dünyaya tanıtan Europa serisinin ilk filmi Epidemic’i çeker. Gerek sahip olduğu farklı sinema tarzı, gerekse de her filminde ısrarla yargıladığı toplumsal değerlerle kendi hayran kitlesini oluşturmayı başarmıştır.

Aslına bakılırsa kendisi toplumsal yargılar ve genel kabul gören doğrular konularına yoğunluk veren ve eleştirel gözle bakan ilk yönetmen değildir. Fakat bunu yaparken takındığı üslup seyirciyi kendisine hayran bırakma sürecinde önemli rol oynamıştır. Usta yönetmen, sinemaseverleri iki farklı kategoriye ayırmıştır adeta. Trier hayranları ve Trier filmlerinden uzak duranlar…

Lars Von Trier 1995 yılında yayımladığı Dogma 95 isimli manifesto sonucu Hollywood’un sıkça başvurduğu bazı çekim tekniklerinden uzak durmayı amaçlar. Alternatif bir sinema akımı olarak ortaya çıkan Dogma 95’te yakın çekimler, hareketli kamera kullanımı, farklı ışık efektleri, müzik kullanılmaması gibi doğallığı açığa çıkaran, sanallığı yok eden yöntemler tercih edilmiştir. Bu akım bir başkaldırı olarak ifade edilse de zamanla usta yönetmen tarafından da çeşitli nedenlerden dolayı terk edilmiştir. Lâkin sinemaya alternatif bir bakış sunması hasebiyle tahmin edildiğinden fazla tartışılmış ve beklenenden fazla dikkat çekmiştir. Trier’in bütün filmleri Dogma 95 akımından izler taşısa da usta yönetmen genel anlamda manifestonun kati kurallarını zamanla çiğnemeye başlamıştır.

Trier’in üslubu ciddi anlamda serttir. Gerek filmlerinde hâkim olan kasvetli atmosfer ve durağanlık gerek içerikte bulunan şiddet ve cinsellik sahneleri büyük bir kitle için filmleri çekilmez hale getirmektedir. Aslında bu çekilmezlik Trier’in kendi isteği neticesinde ortaya çıkmış bir sondur. “Film dediğin ayakkabı içindeki taş gibidir” sözünün sahibi bir yönetmenden hangi tarzda bir film beklemek doğru olur ki zaten? Filmlerinin başrolünde sıkıntı vardır adeta. Göze değil, ruha hitap eder. Tabii ruha hitap eder derken, duygusallık ve romantizm beklemek abesle iştigal olur. Ruha kasvet verir, önce kendisini ve görüşlerini sorgulatır, sonra öz eleştiriye davetiye çıkarır. Sahiden ustayı sevenler bu kasvetli ortama niye hayran kalır? Nedir bir tiyatro sahnesini üç saat seyredilebilir kılan şey? Bunun sebebini son derece basit şekilde “narsist bir yönetmenin mazoşist bir seyirci kitlesi” cevabına indirgemek doğru mudur?  Evet narsisttir Trier, Cannes festivalinde kendisini dünyanın en iyi yönetmeni ilan edecek kadar… İsyanının sebebi de budur zaten. Bir şeyleri sırf bu sebepten değiştirmek ister. Sahiden o değiştiremezse kim değiştirebilir ki düşüncesi…

Peki ya seyirci? Her filminden sonra klişe yorumlardan biridir ‘seyirciye atılmış tokat gibi bir son”, değil mi? Bunu mu arzular izleyen? Ayakkabının içindeki taşı kim sever ki sahiden? Kameranın sürekli hareket eden hâli, yakın çekimler, alışılmadık ışık ve renkler… Yoksa her şeyin başı farklılık mıdır? Trier filminin sonunda seyircinin karşılaştığı durum gibi ardı ardına gelebilir bu tarz sorular.

Belki de en doğrusu, Hollywood’un o can sıkıntısı klişelerinden kaçmak isteyenler için bir barınaktır Trier. Farklıdır, özgündür ve haliyle fazlasıyla zor bir adamdır. Hem karakteriyle hem de filmleriyle… Yeri gelir filminin basın toplantısında rahatlıkla Hitler’e empati kurabilir yanında utanıp kızaran oyuncularına rağmen… Bunu söylerken ailesinin Yahudi olduğundan bahsetmeye pek de gerek yok sanırım.  Yeri de gelir tüm sinema anlayışını değiştirecek bir dekor koyar seyircinin önüne…

Felsefeyi sever usta yönetmen. Yeri geldiğinde Nietzsche ve Kant’tan alıntılar yapar. Böylece düşündürür, düşündürür, düşündürür… Söylemek istedikleri vardır daima. Ve bu söylemek istediklerini en doğal haliyle sunar seyirciye, dolandırmadan direkt şekilde. İşin özü, sinemaya eğlence aracı olarak değil, sanat olarak bakar. Sorgulamak ve düşündürmek…

Son yıllarda sinemaya alternatif bakışın önemli temsilcilerinden birisi olmuştur Danimarkalı yönetmen.

Trier’in filmleri kronolojik sıralamaya göre analiz edilmiştir.

*Kişisel puanlandırma 5 üzerinden yapılmıştır.

TRIER FİLMLERİ:

Forbrydelsens Element:

Yönetmen: Lars Von Trier

Senarist: Niels Vorsel, William Quarshie

Tarihi:  1984

Süre: 104 dakika

IMDB: 6,8

Kişisel puan: 2,5/5

Lars Von Trier’in ilk uzun metrajlı filmi olan Forbrydelsens Element, aynı zamanda Europa üçlemesinin ilk filmi olma özelliği taşıyor.

Hikâye kısaca şöyle…

Eski bir polis şefi olan Fisher uzunca aradan sonra ardı ardına seri cinayetler işlenen Avrupa’ya olayları incelemek amacıyla döner. Burada ‘Suç Unsuru’ kitabının yazarı olan arkadaşının yardımıyla olayı çözüme kavuşturmak için türlü girişimlerde bulunur. Kitaba dayanarak, seri katil gibi yaşamanın ve düşünmenin çözüme ulaşmada en etkin yol olacağına karar verir. Sonrası hipnoz ile gerçek hayat arasındaki geçişlerden ibarettir.

Klasik bir polisiye filminin çok ötesinde, bilinçaltı imgelerinin ve psikolojik saptamaların ağırlıklı olduğu bir yapım ile uzun metrajlı sinemaya giriş yapıyor Lars Von Trier. Gerçek ile hayal arasında seyirciyi hapseden karmaşık kurgusu, ardı arkası kesilmeyen flashbackleri ve film boyunca gözümüze sokulan sarımsı rengi, filmden aklımızda kalan en çarpıcı enstantaneler…

Beklentiler, beklentiler… Öyle ki, olaylara sadece seyirci gözünden bakmayan bir adam var kamera arkasında. İlk intibaa bakılırsa, seyircinin ne beklediği çok da umurunda değil gibi.  Bambaşka bir şeyler yapmaya çalışıyor. En önemlisi bir şeyler anlatmak istiyor. İşte burada tüm klişeleri toprağa gömüyor adeta. Suç filmi nedir? Nasıl olmalıdır? Akıllara gelen tüm yanıtları boşa çıkaracak bir senaryo var karşımızda.  Perspektif çok daha geniş, çok daha kapsamlı… Klasik bir işleyişten öte, bireylerin ruh hâlleri üzerinden bir film tasarlıyor. Hem de sadece başkahramanın değil… Kahramanımız olayları çözümlerken aslında suç işleyenin psikolojik analizini de bizatihi yaşıyor ve bizlere yansıtıyor. Basit birkaç sorunun cevabını çok felsefi bir yaklaşımla arıyor aslında. Suç işlemenin sebebi nedir? Kimler, neden suç işler?

Böyle bir bakış açısını yansıtabilme şekliyle kendi tarzını ilk filminde apaçık ortaya koyuyor Trier. Meşhur sözünü haklı çıkarırcasına… “İyi bir film, izleyiciye yaşattığı sıkıntı ölçüsünde iyidir.” Kasvetli havasına, hipnozun etkisini göstermek için koyduğu baskın renkler ve boğucu atmosfer de eklenince filmin içine girmek zordan da öte imkânsıza yakın bir hâl alıyor. Gizem duygusu sosu katarak filme bağlamaya çalışıyor bir nevi seyircileri. Karışık duygular içerisinde kalakalıyor insan. Sonunu getiremediğin bir puzzle edasıyla… Büyük bir parça eksik, tamamlayamamanın verdiği huzursuzluk seyircinin içini an ve an kemiriyor.

Yozlaşmış polis teşkilatı, Avrupa’nın kirli yüzü derken eleştirel kimliğini ön plana çıkararak, iyiyle kötüyü; doğruyla yanlışı ayırmada zorluk çıkarıyor seyirciye. Kafka’dan esintiler sunarken, belli oranda sorgulanmak istiyor adeta. Öyle vakit geçirmek için seyredilmesini istemezcesine… Boğucu atmosferi, insanı yoran renk değişimleri ve ağırlaştırılmış işleyiş ile akıcılıktan çok uzak, kasvetli ve ağır işleyen; bir o kadar da felsefi yaklaşımları güçlü, içinde sayısız ders bulunduran bir yapım çıkıyor ortaya. Trier’in uzun metrajlı filmlerinin miladı olması hasebiyle duygusal bir bağ bırakıyor tabii insanda. Yetmez mi?

Şu replikler kalıyor hafızalarda… “Her insan suça yatkındır.” “Şartlar insanları suça yöneltir.” “Suç işlemek insanın içinde vardır, onu sağlayan koşullar göz ardı edilemez.”

Suç kavramını yeniden mi irdelemek lazım acaba?

 

Epidemic

Yönetmen: Lars Von Trier

Senarist: Lars Von Trier

Tarihi:  1987

Süre: 106 dakika

IMDB:6,0

Kişisel puan: 3,5/5

Bir sinema yönetmeni ile bir senaristin üzerinde çalıştıkları proje yapımcıya teslim edecekleri tarihten beş gün önce bilgisayarın azizliğine uğrayarak siliniverir. Yazdıkları senaryonun aynısını tekrar yazamayacağını anladıklarında hemen yeni bir girişimde bulunup, hızla yayılan bir salgını konu almaya karar verirler. İşin ilginç kısmı, senaryo ilerledikçe yaşadıkları yerde benzer bir salgın meydana gelir. Trier’in ve Europa üçlemesinin ikinci filmi niteliğini taşıyan Epidemic tür olarak sınıflandırılması zor olan sıra dışı bir yapım. Biraz belgesel, biraz korku sinemasını andıran, genelde klasik Lars Von Trier mistisizminden de izler taşıyıp, seyirciyi farklı boyutlara götüren bir sinema örneği olma özelliği taşıyor. Korku unsurları deyince…  Aslında Lars Von Trier yorumuyla şekillenmiş, yani efektlere dayalı olmaktan ziyade, insanın ruhunu daraltan psikolojik gerilim örnekleri…

Film içinde film, aşina olmadığımız bir tür değil elbette. Ama hikâyenin içinde de hikâyeler olması, bunun zamanla döngüsel bir ivme kazanması, ciddi bir karmaşaya dönüşebiliyor. Lars Von Trier’in “A film should be like a stone in your shoe” cümlesi sadece Salgın filmi için söylenmiş değil, sinemaya bakışının genel bir özeti, bir nevi itiraf aslında. Ya görsel olarak, ya da ruhani olarak insanı daraltmak, rahatsız etmek Trier’in sık başvurduğu taktiklerden. Avrupa serisinde çok yaygın olan bu daraltıcı etkenler filmin akıcılığını ciddi anlamda baltalıyor. Filmin akıcılığının baltalanması yönetmenin başarısızlığı mı peki? Aksine, istediği şey de tam olarak bu zaten! Çekim kalitesi veya kamera çekimleri ayrı bir mesele ama Hollywood tarzı seyri hoş, içi boş filmlerin tam karşısında bir yönetmen Lars Von Trier. Bu sebeple ana fikri ve anlatmak istedikleri her zaman görselliğin önünde yer alıyor filmlerinde.

Aslına bakıldığında Epidemic bir sinema filminin ötesinde, bir ders niteliği taşıyor. Yönetmenin diğer filmleri gibi… İlk olarak stajyer senarist için belgesel havasında geçiyor denilebilir. Baştan sona senaryo yazma sürecini detaylı şekilde anlatıyor. Ardından deneysel gösterimler, idealist doktorun tavırları ve hipnoz üçlemesiyle sosyal mesajlarını sunuyor. Vurgulanmak isteneni hep dolaylı yollardan ama sert şekilde gösteren usta yönetmen, Epidemic’te insanın iç doğasını Avrupa’daki yozlaşmış sistem aracılığıyla gözler önüne seriyor. Bunu yaparken yine sert üslubundan taviz vermiyor. Bu süre zarfında, senaryo çekiminde karşılaşılan karakterlerin gerçeği yansıtması ve yaşanmış olaylardan ilham alması filmin etkileyiciliğine epey olumlu tesir yapıyor.

Hikâyeden söz edip idealist doktoru es geçmek olmaz. Ortada büyük bir salgın var ve bunu önlemek isteyen bir doktor. İdealist mi, idealist; hırslı mı, hırslı… Peki, uğruna her şeyi riske edebilecek yapıdaki doktor amacına ulaşabiliyor mu? Zamanla sorguluyoruz. Sahiden doktor kim? Neyi temsil ediyor? Ve tek amacı sahiden salgını durdurmak mı? Akılda sorular bitmek bilmiyor. Kitapla senkronize hareket eden bir salgın söz konusu… İster istemez soruyoruz. Senaryo yazıldıkça mı salgın yayılıyor, yoksa tamamen rastlantı mı her şey? Bu da filmin içinde gizemi koruyan temel faktörlerden, öyle ya gizemli bir soru olmadan bu kasvetli atmosfere nasıl uyum sağlar insan?

Lars Von Trier’in en çok konuşulan filmlerinden, meşhur Europa üçlemesinin ikinci filmi, yine felsefi ve görsel olarak güçlü olduğu kadar durgunluğu ve yansıttığı atmosferle sinir bozucu. Trier hayranları için önerilebilecek, Hollywood seyircisi için can sıkıntısı klasmanına alınabilecek bir film oluyor haliyle Epidemic.

 

Medea

Yönetmen: Lars Von Trier

Senarist: Lars Von Trier

Tarihi:  1988

IMDB:6,9

Kişisel puan: 3/5

Batı sinemasının en önemli esin kaynaklarından bir tanesidir Yunan Mitolojisi. Sinema sektöründe üretkenliğin son derece zayıfladığı dönemlerde senaryo hazinesi olarak görülmüş; kullanılabildiği kadar kullanılmış bir mit, birçok efsane… Göz ardı edilecek gibi değil, karakterler ve hikâyeler; tarihi, distopik ve hatta bilim kurgu türünde kullanılabilen onlarca, yüzlerce unsur taşırken, yönetmenlere adeta imkânlar silsilesi sunuyor. Hâl böyle olunca, biz, nam-ı diğer Türk seyircisi beyazperde aracılığıyla aşina oluyoruz bu efsanelere.

Medea, bir trajedinin başkahramanı… Nefret, aşk, intikam üçlemesinin vücut bulmuş hâli adeta. Evlenmek için kendi kardeşini öldürmeyi göze almış biri. Gözü kara, kolay pes etmeyen fıtratı göz önüne alındığında, yaşadığı travmalar geleceğin habercisidir bir nebze. Evliliğinin ilk günü ihanete uğradığına bizatihi şahit olur. Hemen ardından Kral Kreon tarafından sürgüne gönderilme kararı alınır. Hiçbir şey aşk acısından daha beter değildir diyen biri için yaşadıkları hazmedilecek cinsten değildir. Hâliyle olaylar bundan sonra başlar. Sürgüne gitmeden evvel bir gün hazırlanma süresi talep eder. O günden başlayıp Aegeus’a sığınmasına kadar yaşananlar geçmişinde yaşadıklarını bile gölgede bırakacak derecede çarpıcıdır.

Tam da Lars Von Trier’lik hikâye aslında, değil mi?

Şeytani bir kadının mağduriyete uğraması… Psikanaliz ve insanların muhtelif ruh hallerinin yansıtılmasından bu denli hoşnut olan bir yönetmen için biçilmiş kaftan. Her ne kadar konu sürükleyici bir yapıma çok uygun olsa da, gerek filmin bütçesi, gerek imkânsızlıklar, gerekse de Trier’in acemilik dönemi olması filmin sürükleyiciliğine epeyce olumsuz yansıyor.

Film başladığında karakterleri tanıyoruz.  Bu bölüm, filmin en seyredilesi kısmı olarak göze batıyor. Oyunculuk anlamındaki aksaklıkların, teknik anlamda da ön plana çıkması filmin sivrilmesine önemli ölçüde engel gözükse de başlangıç kısmından alnının akıyla çıkabiliyor usta yönetmen. Fakat insanların ruh halleri yansıtılırken, oyuncuların ve dublör, makyaj gibi yan faktörlerin de yönetmeni desteklemesi lazım gelir. Bu gibi unsurlardan yeterince destek alamayınca film zaten ağır çekimin etkisiyle seyirciden uzaklaşırken cazibesini tamamen kaybediverir. Acı dolu bir hikâyeyi (ki eşine benzerine ancak Türk dizilerinde rastlanır) seyirciye yansıtırken oyuncunun bu olayı bir nebze hissetmesi filmin olmazsa olmazı haline gelir.

Karakterleri tanıdıktan sonra hikâyenin ana hatları sergilenmeye başlıyor ki, orada teknik aksaklıklar ciddi anlamda etkisini göstermeye başlıyor. İlk iki filminde olduğu gibi seyirciyi yine boğmaya uygun bir atmosfer oluşturan Trier, belki ruh hallerini doğru yansıtmak açısından doğru bir hamle yapıyor olabilir ama sonucunda Media’nın trajedisi, seyircinin trajedisi hâline gelmeye başlıyor. Anlatımın ağırlığı, oyunculuğun zayıflığı, olmayan müzikler gibi olumsuz etmenler iyice ön plana çıkınca Trier, Europa serisine ara vermekle hata mı yaptı diye düşünmeden edemiyorsun.

Şu noktayı belirtmekte fayda var. Trier düşük bütçeden çok olumsuz etkilenecek bir yönetmen değil. Bu bütün filmlerine bakılarak söylenebilir. Fakat Tüm bunlar göz önüne alındığında, Lars Von Trier’in en zayıf halkalarından biriyle karşı karşıya olduğumuz söylenebilir. Tabii bu filme bakılarak değerlendirme yaparken bazı kriterleri de göz önünde bulundurmak lazım. Henüz üçüncü uzun metrajlı filmi olan Medea’da usta yönetmen ciddi anlamda tarzını oluşturmaya başlamıştır. Sinema filmi olmadığı, yalnızca Danimarka televizyonlarında yayımlanmak için çekildiği göz önüne alındığında hayal kırıklığı tabirinin sert olacağı lâkin seyri zor bir film olduğunun vurgulanmasının da doğru olacağı bir filmdir Medea.

 

Europa

Yönetmen: Lars Von Trier

Senarist: Lars Von Trier

Tarihi:  1991

Süre: 112 dakika

IMDB:7,6

Kişisel puan: 3,5/5

Suç, salgın ve savaş… Lars Von Trier’in ilk üçlemesinin son basamağı olduğu gibi, usta yönetmenin ismini geniş bir kitleye duyurmasına katkı sağlayan film Europa. Yönetmenin tüm filmlerinde olduğu gibi seyrederken yoran, seyrettikten sonra düşündüren cinsten hem de.

2.Dünya savaşından sonra çalışmak ve insanlara yardım etmek amacıyla babasının ülkesi olan Almanya’ya gelen Leo Kessler demiryolunda çalışan amcasının yardımıyla trende kondüktör olarak işe başlar. Rutin bir karakter tanıtım sürecinden sonra asıl hikâye, Leo’nun demiryolu ağlarının sahibinin kızına âşık olması ile başlar aslında. Senaryo ilk okunduğunda son derece aşina olduğumuz fakir erkek zengin kız muhabbetini akıllara getiriyor olabilir ama neyse ki konu bu tarz bir duygusal ilişkinin çok daha ötesinde bir siyasi ve sosyal mesaj verme kaygısı içerisinde. Kendi işini ilerletmek tek derdi olan bir baba, her türlü milliyetçi düşünceye karşı bir oğul ve Nazi’nin eylemlerini destekleyen bir kız. Leo’nun hayatına giren bu üçlü o dönemin toplumsal durumunun da bir özeti aslında. Savaş sonrası, desteklediği rejimin devrilmesiyle ortada kalıp, işini idame ettirmeye çalışan büyük iş adamları ve ortaya çıkan iki zıt fikri savunan gençler… Her şeyin ötesinde trenin lüks vagonlarında Amerikan ve Alman askerler, arkada her türlü sefalet ve zorluk içerisindeki halk.

Üçlemede sık sık karşılaşılan hipnoz etkisinin en çok hissedildiği film olma özelliği de taşıyor Europe. Film başladığında duyulan dış ses, bilinçaltının dışavurumu şeklinde kulaklarda öyle çınlıyor ki, bir an o bilinçaltı Leo’ya değil de seyirciye aitmiş hissi veriyor. Hal böyle olunca, diğer filmlerde olduğu gibi etkisini sürdüren o boğuk, ruh daraltıcı atmosfere uyum sağlamak kolaylaşıyor.

Derin bir Avrupa analizi içeren bu seri, toplumsal olaylara eleştirel perspektiften bakarak insanlara bir şeyler anlatmayı dert ediniyor. Sinema sektörüne farklı bir hava katması açısından cüretkâr ve önemli bir adım bu! Trier’in bu üçlemeyle kendi sinema tarzını tamamen oluşturduğu söylenebilir. Bunu yaparken birçok kamera ve aydınlatma tekniği deneyerek de yeri geldiğinde seyirciyi şaşırtmayı başarıyor. Siyah beyaz bir yapım olan Europe, renklendirme efektleriyle seyircinin ilgisini yoğunlaşması gereken kısımlara çekebiliyor. Film esnasında bir anda bazı motiflerin renklenmesi hem seyirciyi bir noktaya yoğunlaştırıyor, hem de anlık beklenti oluşturuveriyor, adeta bir müzik edasıyla… Gerilim filmlerinde seyirciyi etkilemek için kullanılan ses efektleri gibi kullanıyor usta yönetmen renkleri.

Hipnoz yapan doktor edasıyla kulaklara gelen dış sesi, güzel diyalogları, söyledikleri veya söylemek istedikleriyle serinin en iddialı filmi Europa.

Sanırım Avrupa bir gerilim filmi ve güldürü öğeleri de içeren bir melodram. Almanya bende bir saplantı… Alman toplumu her zaman en uç noktadaki tutkuları sergilemiştir: Kişiliklerinde, bireyler ve diğer ülkelerle olan ilişkilerinde. Her filmim teknik bir yenilik içerir. Avrupa’da kendime birçok eğlenceli teknik oyuncak aldım. Görüntü eklemek üzerinde çalışıyoruz; bazen kimi siyah-beyaz, kimi renkli yedi görüntü katmanını üst üste koyabiliyoruz. Ama asıl önemli olan, bu şekilde ancak farklı merceklerle çekilebilecek görüntüleri birleştirebilmemiz. Bu yolla, ilk bakışta fark edilmeyen ancak izleyicide derin iz bırakan bir etki yaratabiliyoruz. Aynı şey kamera hareketleri içinde geçerli… Görünüşte tam anlamıyla gerçekçi bir izlenim bırakan, ancak filmi planladığımız yöne doğru sürükleyen bu unsuru içeren görüntüler yaratıyoruz. Bu da hipnozdur.

Haydi, şimdi ondan geriye doğru sayalım…

 

Breaking the Waves

Yönetmen: Lars Von Trier

Senarist: Lars Von Trier

Tarihi:  1996

Süre: 159 dakika

IMDB: 7,8

Kişisel puan: 4,5/5

 İskoçya’nın dindar ve baskıcı kasabalarından birinde yetişen Bess, bir gün âşık olduğu Danimarkalı rafineri işçisi Jan ile kilisenin onayıyla evlenir. Fakat büyük bir tutku ve aşkla bağlı olduğu eşi kısa bir süre içerisinde işi için Danimarka’ya dönmektedir. Bu Bess için çok sarsıcı bir durumdur. Kiliseye gidip ne pahasına olursa olsun Jan’ın temelli şekilde eve dönmesine yönelik dualar eder. Nitekim bir gün Jan gerçekten dönüş yapar, çünkü rafineride geçirdiği bir kaza sonucu felç olmuştur. Bess’te üzüntünün yanında engel olamadığı bir suçluluk duygusu da vardır. Bunun yanında Jan da eşinin genç yaşta yalnız kalacağını düşünerek, ahlaki normlardan uzaklarda bir görüşle Bess’in başkalarıyla birlikte olmasını talep eder. Her ne kadar Bess buna ilk başta şiddetle karşı gelmiş olsa da, kocasının hayat bulma ümidini onun yaşadığı olayları anlatmasına bağlaması fikirlerinde değişikliğe sebep olacaktır. Bess gerçekten, tabiri caizse kötü yolun Jan için şifa olacağına kendini inandırmıştır. Bundan sonra yaşayacağı her şey o inanç uğruna verdiği mücadeleden ibarettir…

Din, inanç, aşk, fedakârlık ve sonucunda tekrar inanç… İşleyeceği günahın miktarının artmasıyla kocasının acınacak halinin de artacağını düşünüp, bunun sonucunda Tanrı’nın ona merhamet edeceğine inanacak kadar radikalleşmiş biraz hastalıklı bir düşünce yapısı. Temelinde merhamet, fedakârlık, inanç veya hepsinden biraz… Merhamet temel alınarak bakıldığında, hayatta her insanın çok da uzağında olmayan bir düşünce yapısının fazlasıyla dramatize edilmiş hali var aslında senaryoda. Uğrunda ölünecek insanlar, ‘o hasta olacağına ben olayım düşüncesinin’ ta kendisi değil mi? Sadece düşünce yapısının sapkın bir hal almış olanından… Ki nitekim bunun da temelinde inanç var. Ama inanç tam olarak neye? Filmin başından sonuna vurgusu yapılan kiliseye veya Tanrı’ya mı, yoksa her şeyin ötesinde tutulan aşk kavramına mı? İnanç her şeyin başlangıcı aslında… Ümit, beklenti, hayal kırıklığı, hırs, çaba, itaat gibi yaşam emarelerinin hepsinin arkasında bir görüşe, düşünceye veya kişiye karşı inanç var. İnandıktan sonra geriye kalan tek şey inandığın doğrultuda hareket etmek… Bunun için ne yapmalısın? Fedakârlık! Yine merhamet ve inanç ile iç içe bir kavram. Tüm dinlerde olduğu gibi Hıristiyanlıkta da çok kutsal bir meseledir fedakârlık. Hıristiyan inancına göre çarmıha gerilme insanların günahlarına bir kefarettir. Aynı inanca göre bu bir fedakârlık da değil midir? Filmin anlatmak veya sorgulamak istediği temel üçgen bu aslında! Merhamet, inanç ve fedakârlık…

Bess dindar bir insandır. Bunu film boyunca görmek mümkündür. Olaylar da Bess ile Jan arasında değil daha çok Bess ile kilise arasındadır aslında. Nitekim mevzu, Bess’in arkadaşını bir anlık kıskanarak bencilce düşünüp kocasının ne pahasına olursa olsun dönmesini istemesiyle başlar. Bunun bencilce olduğunu bilen Bess, daima vicdan azabı duyar. Sonra inancı doğrultusunda fedakârlıklar yapar. Bu fedakârlıkları yaparken, Tanrı’nın onun yanında olduğuna inanır. Ailesini, yakınlarını hatta tüm çevresini kaybetmesine rağmen yaptığının doğru olduğuna inanır. Bu uğurda kiliseden aforoz edilir. Sonra yaşadığı ümitsizlik, kocasının kötüye gitmesi ve ardından gelen yeni bir vicdan azabı! Güçsüzlüğünün sonucunda, her şey kötüye gitmektedir düşüncesi… İnanmıştır bir kere, tek çözüm iyileşene kadar fedakârlık yapmasıdır. Her şey yeniden başlar ve sonuna kadar devam eder. Salt aşk hikâyesi olarak bakmak filmin geneline yapılmış bir haksızlık olur. Uçuk bir aşk hikâyesinin çok ötesinde bir senaryoya sahiptir ‘Breaking the Waves’.

Europa üçlemesinden sonra yeni bir sayfa açmıştır Lars Von Trier. Farklı kamera tekniği ve bambaşka bir hikâye ile seyirciye sunmuştur yeni filmi, tek bir ortak paye vardır sadece, o da kasvetli atmosferden ödün vermemesi. Hareketli kamera kullanımı bu tarz durgun bir film için riskli bir tercihtir. Durağan yapısı, oyuncuların yüzlerinin sık sık yakın çekimde gösterilmesi ve zaman zaman bulanıklaşan görüntüler ile marjinal bir girişimde bulunan Trier’ın hedefine ulaşmasında dikkat çekici oyunculuğuyla Emily Watson da büyük katkı sağlamaktadır.

Europa serisiyle kendisi ispatlayan Breaking The Waves ile dalgaları aşıyor adeta. Kendine münhasır tarzıyla kendi seyirci kitlesini oluştururken, kariyerinin en iddialı filmlerinden birini üretiyor. Kasvetli, klişelerden uzak tarzıyla her zamanki gibi hazmedilmesi zor bir yapım ortaya koyuyor.

Sahiden, değer mi?

 

Idioterne

Yönetmen: Lars Von Trier

Senarist: Lars Von Trier

Tarihi:  1998

Süre: 117 dakika

IMDB: 6,8

Kişisel puan: 2,5/5

Bir grup düşünün, yaptığı hareketler mantık dışı olup, toplum içinde sık sık rahatsız edici olarak adlandırılan… Mantık dışı deyince gözlerde canlanandan da öte, bilimum çılgınlık… Üstelik bunu yapan doktor ve akademisyenlerin de içinde bulunduğu ve aklı evvel rolü yapan insanlar topluluğu. Sıra dışı değil mi? İçindeki “idiot’u” veya tabiri caizse deliyi açığa çıkar.  Sebep? Tabuları yıkmak, bir nevi özgür olmak… Grup içine sonradan katılmasına rağmen dikkat çeken bir isim var, adı Karen. İlginçtir ki, belki filmin en önemli karakteri ama aynı zamanda en az rol alan oyunculardan biri. Öyle ki, Karen çok gerçektir. Yani gruba katılır katılmasına ama gayesi grup arkadaşlarından biraz farklıdır. Nitekim her yönüyle o çılgınlığı yaşamaktadır. Deliyi oynamak değildir amacı, deliyi yaşamaktır kısaca. Karen’a göre özgürlüğün ta kendisidir bu!

Özgürlük ve delilik… Bu ikili daha önce birçok filmde aynı payede sunulmuş, birbirine bağımlı olarak değerlendirilmişti. Özgürlük kavramından başlanır aslında sorgulamaya, öyle ya nedir özgürlüğün kriterleri veya kısıtları? Mesela tabular ve toplumsal baskılar. Bir hareketin mantıklı olup olmadığına kim karar verir, neye göre? Gündelik hayatta yapılması insanı utandıran hatalardan yola çıkarak da düşünülebilir. Bir toplum gerçeği var. O gerçeğin bakışına uymayan işler deliliktir. Öyleyse bu çerçevede bakıldığında özgürlük de toplumun düşündüğünün tersine hareket etmektir. Sahiden de bunu düşünür bu çılgın grup. Zaten rahatsız edici olan da budur ya!

Rol yapmak bir isyan çeşididir aslında. Tabulara karşı başkaldırı! Hayat eğlenceli olur, tabii kişi için eğlenceli olan çoğu zaman çevresi için bencilce olabilir. Sonu bireysellik ile toplumsallık kavramlarına kadar gidecek geniş bir konu bütünlüğü… Tabii burada Karen’ın gerçekliği var. Gerçekten deli gibi davranmak için insanın bir sebebi olmalı değil mi? Çünkü bu grubun deliliğine bir sığınmadır yaptığı. Ama sığınmasına sebep olan şey ne?  Ve sonucunda gerçekle sahtenin de farkı çıkar ortaya. Bir yüzleşme çok şeyi değiştirir.

İsyandan ve içeriğinden bahsedince biraz daha detaya inilmesi lazım gelir. İsyan toplumun kendisine değil, bireye olan baskısınadır aslında. Bireyin yaptığı bir hareket ile yargılanması… Daha da ötesinde nasıl sorusunu baz alarak sorgulama… Nasıl sevdin, nasıl sevindin, nasıl üzüldün? Yine sistem eleştirisini konu almıştır Trier. Ve yine orijinalliğinden ödün vermeden ama bu defa fazla soru sordurma gereği duymadan… Dogma’nın özelliklerini taşımasıyla belgesel edasında geçer. Kasvetli, durağan ve seyredilmesi zor kimliğinden asla ödün vermez! Hâl böyle olunca, insanlar usta yönetmenin sorgulatan hâlini arar film bittiğinde. Seyir zevki yüksek olmayan, monoton filmlerde bir şaşırtıcılık olmalı, öyle değil mi?

Dogma 95’in yani bir nevi başkaldırının başlangıcıdır Idiots. Her ne kadar bu başkaldırı tavizsiz sürmeyi başaramamış olsa da önemli bir adımdır.

 

Dancer in the dark

Yönetmen: Lars Von Trier

Senarist: Lars Von Trier

Tarihi:  2000

Süre: 140 dakika

IMDB: 7,9

Kişisel puan: 4/5

 Selma Jezkova on yaşındaki çocuğuyla birlikte yaşam şartlarının ve sağlık hizmetlerinin kendi ülkesine kıyasla daha iyi olduğunu düşündüğü rüyalar ülkesi (!) Amerika’ya gelir. Zor maddi şartların yanında bir de hayatını zorlaştıran genetiksel bir hastalığa sahiptir. Bu hastalık sebebiyle gün geçtikte görme yetisini kaybetmektedir. Ayrıca bu hastalığın kalıtsallığı nedeniyle bir gün oğlunun da bu dertten muzdarip olacağını bilmektedir. Tüm çabası, çalışıp oğlunun ameliyat masraflarını çıkarmak üzerinedir. Lâkin daha iyi şartlar için geldiği ülke aslında hiç de tahmin ettiği gibi bir yer değildir. Yaşam koşulları, çalışma şartları hatta insan hakları kendi ülkesinden de kötü durumdadır. Polis teşkilatı ve mahkemeler gibi adalet ve eşitlik sağlanması açısından söz sahibi merciler ciddi anlamda yozlaşmış, insanlar tüketim ve paradan başka bir şey düşünemez hâle gelmiştir. Selma tüm yalnızlığıyla amansız mücadelesini bu korkunç düzene karşı verecektir.

Suç, masumiyet, birey ve toplum filmin arka planını oluşturan dört temel unsurdur. Trier, uçak korkusu sebebiyle hiç göremediği Amerika’yı konu alan filminde, her zamanki gibi, klişeleşmiş bir sistem eleştirisi yapmak yerine toplumun davranışlarına ve yozlaşmasına odaklanmıştır. Bu sebeple filmi yalnızca yabancıların Amerika’da yaşarken karşılaştığı zorluklar çerçevesinde değerlendirmek onu dar bir çerçeveye hapsetmek anlamına gelecektir ki, bu hiç adil olmaz. Bir insanı suça sevk eden temel sebepler nedir? Daha doğru bir ifadeyle bir insanı hangi neden suça yöneltebilir ki? Bu soruların cevabının günümüzdeki kolaylığından dert yanan usta yönetmen, her zamanki gibi doğruları sert bir şekilde vuruyor seyircinin yüzüne. Ve bir nevi ilk uzun metrajlı filmi Forbrydelsens Element’e selam yolluyor.

Bir insan yaşadığı ülkede kendini güvende hissetmediğinde yardım talep edeceği ilk kurum polis teşkilatıdır. Masumu suçludan korumak için en ideal görevdir bakıldığında, bu sebeple suç ve masumiyet üzerine kurulmuş bir yapımda polisin yer almaması sürpriz olurdu doğrusu. Selma’nın komşusu olan polis memuru Bill, aslında polis teşkilatını değil, insanlığın geldiği noktayı gösteren temsili bir karakterdir. Yaptıkları veya yapmadıklarıyla toplumun aynası niteliğindedir.  Aynı şekilde tüketim hastalığına yakalanmış ve hayatı alışverişten ibaret gören kadın karakterin toplumun bir yüzünü yansıttığı gibi…

“In a musical, nothing dreadful ever happens” deyiveriyor bir sahnede Selma, filmin felsefesini daha iyi yansıtabilmek için. Aslında Amerika müzikal gibidir, dışarıdan bakıldığında her şey günlük gülistanlık zannedilir ama gerçekler hiç de öyle değildir dercesine… Film için her sahnede müzikal ruhuna tamamen tezat bir görüntü çizdiği söylenebilir. Selma karakterini canlandıran Björk’ün performansıyla devleştiği, içinde müzikal de bulunduran ağır bir dram olarak değerlendirmek daha doğru olacaktır Dancer in the Dark’ı.

Senaryonun içeriğinden ve Trier’in tarzından bahsedip, filmin diğer Trier yapımlarından temel bir farkla ayrıldığından bahsetmemek olmaz.  Yönetmenin her filmin sonunda aynı soru gelir insanın aklına; bu adamın bir derdi var, ama ne? Film bittiğinde senaryoda ağır basan, espri, dram, trajedi hepsi bir kenara itilir ve verilmek istenen mesaj düşünülür. Mesela, Breaking the Waves öyle bir aşk hikâyesi içerir ki, sette çalışanlar çekim esnasında ağlamıştır. Fakat film bittiğinde hikâye de bitiverir. Akılda kalan, film esnasında seyirciye alenen veya kapalı şekilde yöneltilen sorulardır. İşte ilk kez Dancer in the Dark’ta duygusal öğeler, mantıksal öğelere ağır basmıştır. Türk dizi ve sinema sektöründen aşina olduğumuz duygu sömürüsü ilk kez bu denli keskin şekilde kullanılmıştır Trier tarafından. Tabii bunu, bizim dizi-film kültürümüzde yaygın olduğu şekilde seyirciyi ağlatmak filmi başarılı kılar düşüncesiyle yapmamıştır. Fakat vermek istediği tüm mesajlar ağır dramın altında ezilmiştir adeta. Herkes harika oyunculuğuyla ön plana çıkan Björk, nam-ı diğer Selma’nın derdinle dertlenmiştir. Film bittiğinde soru sormaya mecalimiz kalmamıştır belki de…

Tek bir söz yankılanır dudaklarda…

İtirazım var!

 

Dogville

Yönetmen: Lars Von Trier

Senarist: Lars Von Trier

Tarihi:  2003

Süre: 178 dakika

IMDB: 7,9

Kişisel puan: 5/5

 Grace (Nicole Kidman) mafyadan kaçarak Dogville adında dış dünyadan bağımsız küçük bir kasabaya sığınır. Kasabada yaşayan ahali dışarıda neler olduğundan habersiz, kendi halinde bir yaşam sürmektedir. Aniden gelen misafiri ilk gören kasabanın köpeği olur. Ardından ise sözde filozof Tom… Tom, Grace’i mafyadan gizleyerek, onu sahiplenir. Ardından mahalle sakinlerine bir yabancının mafyadan kaçarak onlara sığındığını belirtip, bu yabancıyı kabul etmek için ona şans verilmesini talep eder.

Aslında bu istek de sıradan bir rica değildir. Tom kasabanın hem yazarı hem de ahlak filozofudur. Daha açık bir ifadeyle, kasabanın sözü itibar görmeyen fikir adamı… Kasaba sakinleri Tom’u bir türlü ciddiye almaz. Çünkü onlar için yaşam basittir, Tom’un vaktini boşa harcadığını düşünürler. Tom ise ısrarlı şekilde kasaba eşrafının misafirperverliği unuttuğuna inanır. Amacı, bu savı onlara ispat edebilmektir. Dış dünya ile bağlantısı kesik olan mahalleye film boyunca, mafya, Grace ve şeriften başka kimse uğramaz. Bu da Tom’un elinde tek bir şans olduğunun en belirgin ispatıdır aslında. O şans beklemediği bir anda ortaya çıkmıştır. Ve bu imkânı geri tepmekten çekinmektedir. Grace, oraya kendi isteğiyle gelmemiştir. Mafyadan kaçmaktadır. Ama sonuç olarak bu kasabaya sığınmıştır ki, Tom kendisinin mahalleye ait olduğuna tüm kalbiyle inanır. Geriye tek bir adım kalmıştır, o da düşüncesini hayata geçirme… Mahalle sakinleri, mafyadan kaçan bir kızı sahiplenecek midir? Hiçbir dertleri olmayan, kendi kendilerine yeten bir grup insan neden böyle bir risk alsın sorusu gelir akıllara.

Konu misafirperverlikten çok daha ötedir aslında. Trier, Dogville filmiyle insanlık, kibir, tevazu, bedel ödeme, cömertlik, affetme gibi insan hayatında önem teşkil eden birçok kavramı tartışmaya açarak, farklı bir bakış açısı sunmaktadır. Gerek buhran döneminde geçmesi, gerek yönetmenin geçmiş filmlerindeki Amerika vurgusu, seyircide salt bir Amerika eleştirisi beklentisi oluştursa da film bir kasabanın veya bir ülkenin vatandaşlarından çok insanlığın doğasına ayna tutmaktadır. Yani klasik bir Amerika eleştirisinden ziyade hümanizm kavramını irdelemiştir yönetmen.

Dokuz bölümden ve sadece bir sahneden oluşan, tiyatro ve roman karışımı bu film, çekim tarzıyla sinemaya alternatif bir bakış kazandırmaktadır. Yönetmen, bunu yaparken her filminde içinde bulundurduğu dinsel öğeleri yine bariz şekilde ortaya koymaktan da çekinmemiştir. Grace kasabaya geldiğinde onu karşılayan Moses (Musa) isimli köpek, toplantıların yapıldığı Jeremiah kilisesi (eski ahitte ismi geçen İbrani Peygamber) ile dinsel mesajlar içeren bir yer inşa ediyor Dogville adında. Tabii ki bununla kalmayıp, filmin içinde fedakârlık ve affetmek kavramlarını irdeleyip, son olarak Hıristiyanlık dininde bilinen yedi büyük günahın ilkine de atıfta bulunuyor. Yedi sayısını filmin içinde birçok yerde kullanıp, eleştirel hümanizm bakışı ile arka planda tuttuğu dini motifleri başarıyla harmanlayıp felsefi temeli güçlü, Kant, Nietzsche gibi gözde filozoflardan referanslar bulunduran, birçok gerçeği her zamanki sert üslubuyla seyircinin yüzüne vuran bir yapım ortaya koymayı başarıyor.

Tüm filmlerinde olduğu gibi, son sahnede yine soru işaretleri her şeyin önüne geçiyor. Bu soru işaretleri, insanın kendisine yönelttiği sorulara ait aslında. Empatiden ötesi… Belki de insanlığın en temel eksikliklerine açılan kapı. Nedir günümüz toplumlarının en büyük eksiklikleri? Öz eleştiri, kendini üstün görme… Tüm mesele bu! İyilik, misafirperverlik, tevazu, hoşgörü, hatta masumiyeti yeniden gözden geçirten, tebeşirlerle çizilmiş bir sahnede, dikkat çekici diyalogları, muhteşem sonu ve verdiği dersler ile son yılların en çok konuşulan filmlerinden oluveriyor Dogville.

Hümanizm mi? Hani şu kibir motifi olandan…

 

Dear Wendy

Yönetmen: Thomas Vinterberg

Senarist: Lars Von Trier

Tarihi:  2004

Süre: 117 dakika

IMDB: 6,5

Kişisel puan: 3,5/5

 Maden ocağında çalışan babasının zamansız ölümü ile yalnız kalan Dick, kendine güven zafiyeti olan, silik bir karaktere sahip bir gençtir. Bir gün arkadaşına vermek üzere aldığı bir tabancayı sahiplenmeye karar verir. Dick, son derece ateşli bir barış yanlısı olmasına rağmen bu tabancaya karşı bir düşkünlük yaşar ve ona bağlanır. Zamanla mahallesinde yaşayan kendine güvenmeyen, zafiyetleri olan arkadaşlarını toplayıp merkezinde silahlar olan ‘züppeler’ adlı bir grup kurar. Barışçıl karakteriyle kurduğu silah merkezli grubun çok önemli bir kuralı vardır: “Asla silah kullanma!” Bu kural teoride kulağa hoş gelse de pratikte uygulaması zordur. Grupta çalışan bireyler sistemin onları istemedikleri işlere zorladığını düşünerek buna karşı gelmeyi hayal etmeleri onları silahlarınla büyük bir imtihana sokacaktır.

Dogma akımının iki önemli ismini bir araya getiren Dear Wendy, Trier’in kaleminden çıkıp Vinterberg’in kamerasıyla seyircinin karşısına çıkmaktadır. Tarzlarının ve sinemaya bakışlarının yakınlığı hasebiyle seyir esnasında Trier filmlerine benzerlik sık sık seyircinin dikkatini çekmektedir. Filmin başrolünde ise silahlar oynamaktadır. Trier sinemasının genel özelliği olan sorgulamada nesnel olarak silah üzerinden insan doğası ve şiddet kavramlarına yer verilmektedir.

Silahlar tek başına insanı şiddete yöneltebilecek bir araç mıdır, yoksa insanın şiddete olan meyyali içinde midir? Barış önceliğiyle kurulmuş bir grupta sadece materyalist bir aşkı temsil eden silah hangi gerekçeyle suç aracı haline gelebilir? Bir başka açıdan da şöyle bir soru karşımıza çıkabilir: “Silahlar içselleştirilen şiddet güdüsünü dışarı çıkarmaya mı yarar?”

Filmin yönetmeni filmi şu şekilde özetliyor:

 “Bu filmin, klasik, insanı düşünmeye sevk eden bir dram olduğunu düşündüm önce. Sonra da, Batı dünyasının çoğunun kendini silahlara sahip olan barışçılar gibi gördüğünü de düşündüm. Bu film için çalışmalar başladığından bu yana, silah sevgisi hakkında rahatsız edici duygular ve düşünceler aklımdan çıkmıyor.”

Bu noktada asıl sorgulanması gereken silah şiddet ilişkisi midir, yoksa kendine güven eksikliği duyan bireylerin silahla tatmin olması mıdır? Hayatları boyunca bir yere gelememiş, ezik bir karakterle yetişmiş gençlerin taşıdıkları tabanca ile kendilerini güvende hissetmeleri ve güçlü görmeleri… İnsan doğasına dokunmadan yapamaz Trier, bu kez de güç kavramı üzerinden bir değerlendirme yaparken sistemle savaşan gençleri gösterirken temsili araç olarak silahı seçiyor. Yine Trier sinemasının olmazsa olmazı olan Amerikan kültürü eleştirisi filmde önemli bir yer kaplıyor. Her zamanki gibi filminin sonunda Amerikalı eleştirmenler tarafından sertçe eleştirilse de yine kendi bildiğinden ödün vermiyor usta senarist. Korku imparatorluğunun sonucunda insanlar canını korumak pahasına, inandıkları doğrudan bile ödün verebilirler. Film tüm bu yaşananlar baskının ve toplumun etkisizleştirilmeye çalışılmasının bir sonucudur diye vurgular gizliden gizliye. Buradan şunu da belirtmekte fayda var ki, filmin yine temel sorularından biri: “silahlı bir eylemin sonucunda barışın sağlanması mümkün müdür?” Sanırım bu sorunun kime ve ne amaçla sorulduğu üzerine fazla düşünmeye gerek yoktur.

Farklı ışık efektleri, mümkün olduğu mertebede az mekân kullanılması ve Trier filmlerinin olmazsa olmazlarından dış ses efektiyle ilginç bir sinema deneyimi sunuluyor seyircilere. Bir nesneye bağlanıp, tüm dünyayı onun üzerine kurma adına da güzel bir örnek sunuyor film aslında. Silah yalnızca öldürmeye yarayan bir araç değil, yeri geldiğinde aşk, yeri geldiğinde ise hayat felsefesidir filmde.

Amerikan roman yazarı Heinlein’in silahlı toplum ile ilgili sözüne** nazire gibi bir film oluvermiş Dear Wendy.

** “Silahlı bir toplum saygılı bir toplumdur. Eylemlerin bedelinin birinin hayatına mâl olma ihtimali olduğundan herkes tavırlarına dikkat eder.”

 

Manderlay

Yönetmen: Lars Von Trier

Senarist: Lars Von Trier

Tarihi:  2005

Süre: 139 dakika

IMDB: 7,3

Kişisel puan: 4/5

Dogville’den ayrılan Grace, babasıyla birlikte yola çıkmıştır. Yaşadığı yerden uzun süre ayrı kalmak yer altı dünyası için son derece vahim bir olaydır. Bu sebeple Grace’in babası adamlarıyla birlikte yeniden yükselebileceği bir yer arayışına girmiştir. Arabayı güneye sürerler ve tesadüf bu ya Manderlay adlı bir kasabada mola vermeye karar verirler. Bu mola esnasında Grace arabada otururken siyahî bir kadın arabaya yaklaşır ve yardım ister. Babasının yoğun ikazına rağmen dik başlı Grace bu siyahî kadını takip eder ve kasabaya gider. Grace, kasabaya vardığında karşılaştığı manzara dehşet vericidir. Bir beyaz, siyahî bir adama işkence yapmaktadır. Grace bu işe hemen bir son vermesini ister. O sırada Mam adında yaşlı bir kadın olayların şekil değişmesine sebep olur. Kasaba sakinleri kölelik sisteminin yetmiş yıl önce kalktığından habersizdir ve siyahî vatandaşlar beyazlara hizmet etmektedir. Bu süre zarfında kasabaya ulaşan Grace’in babası vakanın büyümesine engel olur. Grace bir süre sonra bu sistemin Mam tarafından yazılan anayasa kitabıyla sağlandığını fark eder ve buradaki sistemi düzeltmek için buraya yerleşmek ister. Fakat bu defa Grace sorunuyla sonuna kadar baş başadır. Babası kalmayı tercih etmesi halinde onu kurtarmaya gelmeyeceğini söyler ve adamlarını bırakıp kasabayı terk eder.

Genellikle ahlâk kavramına odaklanarak insan doğasına atıfta bulunan mesajları tercih eden Trier, bu defa serinin adına uygun olacak şekilde daha dar kapsamlı bir konuya odaklanmış ve eleştiri oklarını direkt Amerika’ya yöneltmiştir. Köleliğin yıllar önce kalktığı bir dönemde, bir Amerika kasabasında yaşanan dramatik olaylar silsilesinin yine başkahramanı olacaktır merhametli Grace. Manderlay kasabasında bir sistem değişikliği gerekmektedir. Yıllarca beyazlar tarafından sürdürülen yozlaşmış, adaletten ırak sistem siyahları tahakküm altına almıştır. Dünyadan olanlardan bihaber olan ahali, bu şekilde yaşamını sürdürmektedir. Oysaki Grace belki onlar için bir kurtarıcıdır.

Siyah beyaz ayrımı, kölelik sistemi ve ırkçılıktan çok daha ötede derdi var aslında yönetmenin. Daha önce defaatle karşılaştığımız ırkçılık filmlerinden değil asla! Hani şu başından siyahîlerin ezildiği, sonra yavaş yavaş mazlumlara zafer kazandırıp, insanları ekran karşısında mutlu eden Oscar’lık basit filmler…

Aksine çok farklı bir amaç güdüyor her zamanki gibi. Şöyle izah ediyor derdini:

“Grace’i, tüm dünyaya Amerikan yaşam tarzını kabul ettirmeye çalışan günümüz ABD’sine benzetmek çok kolay. Aynı zamanda Grace’in benim yarattığım bütün ana karakterler gibi olduğuna dikkat çekmek de yerinde olur. Grace herkes için hep en iyisini istiyor, ama her şey cehennemi bir hal alıyor. Irk politikaları göz önüne alındığında filmimin alışıldık normlar dışında algılanmasını bekliyorum. Eğer birilerini kışkırtıyorsam, bana göre hava hoş. Boş provokasyonlar pek işe yaramaz, ama bir kışkırtmayla bir sürü ağır tepki alırsan hedefi on ikiden vurdun demektir.”

Görüldüğü gibi, filmde söylemek istediklerini çok iyi şekilde özetlemiş usta yönetmen. Mesele toplumun yaşayış biçiminden ziyade dışarıdan gelen ve iyilik, güzellik vaat eden Grace’in yaptırımları… Tartıştığı şey daha düz bir ifadeyle, doğruluk… Kimin doğrusu, neyin doğrusu? Öyle ya, aşina olduğumuz bir gerçek bu! Sadece Amerika diye kısıtlamak bile lüzumsuz. Gelişmemiş bir ülke toplumsal sorunlar ve ayrılıklar yaşar. Ona demokrasi veya iyilik getirmek için büyük bir devlet sorumluluk alır. O sorumluluk alanın vaat ettiği nedir, tam olarak sunduğu nedir? Dogville’de karşımıza çıkan kibir kavramı yine çıkar ortaya, hani şu Şeytan’ın en çok sevdiği günah…

Kasabaya gelen ve her şeyi düzeltmeye çalışan Grace… Neden? Öyle olması gerektiğini düşündüğünden… Serinin ilk filminde öz eleştiri yaptıran ve insan doğası üzerinden dersler veren Trier, ikinci filmiyle biraz daha sistemi eleştirip, toplumsal bir analiz yapmıştır. Üç saatlik ilk filmde gözlerin aşina olmasının da etkisiyle ikinci filmde yadırganmayan dekor da filmin yapısına ayak uydurunca tadından yenilmez bir Trier filmi daha ortaya çıkmış.

Artık gözler gelmek bilmeyen Wasington’un yollarında…

 

Direktøren for det hele

Yönetmen: Lars Von Trier

Senarist: Lars Von Trier

Tarihi:  2006

Süre: 99 dakika

IMDB: 6,6

Kişisel puan: 3/5


Bir teknoloji şirketinin sahibi olan Ravn, yıllarca kendisi için çalışan elemanlara sahip oldukları işin asıl patronunun başka birisi olduğunu söyleyerek onları kandırmıştır. Aslında çalışanları birçok nedenle kızdıran kararlar alırken, bu kararlardan hayali bir patronu sorumlu tutarak kendi çalışanları ile güzel bir ilişki kurmuştur. Bu ilişki devam ederken, bir gün şirketi elden çıkarmaya karar verir. Bu süreçte şirketi satın almayı isteyen yatırımcılar asıl patronla görüşmek ister, böylece bu sır çıkmaza girmiştir. Ravn, bu olayda çözüm için kendisi yerine rol yapması için bir oyuncu bulma yöntemine başvurur. Bu yöntem ilginç olduğu kadar risklidir de. Rolü gereği asıl patronu oynayacak olan Kristoffer kariyeri için bu göreve büyük önem verip, patron karakterine bürünür. Fakat zaman orada çalışanların geleceğine dair belirsizlikleri açığa çıkardıkça, Kristoffer kendisini piyon olarak hissetmeye başlar ve işçilerin geleceği için kaygılanır. Ortada bir sahtekârlık vardır. Ve en önemlisi bu sahtekârlık Kristoffer aracılığıyla gerçekleşmektedir. Bundan sonra Ravn’ın kontrolü kaybetme riski ile Kristoffer’ın duyduğu vicdan azabı olaylara değişik bir yön çizecektir.

Trier’in ilk komedi girişimi olarak değerlendirilen, aynı zamanda ikinci Dogma deneyimi olan ‘Emret Patronum’ aslında tipik bir komedi filminden çok uzaklarda, biraz Danimarka İzlanda çekişmesine atıfta bulunan, kariyer sürecini irdeleyen iğneleyici bir kara mizah olarak adlandırılabilir. Hani Türkiye’de çokça esprisi yapılan bir tür, güldürürken düşündüren tarzda… Mizah zevki epeyce göreceli bir olgudur. Bir filmi komik veya değil diye eleştirmek doğru bir yaklaşım olmayacaktır. Kimisi yaygın olarak kullanılan soğuk Amerikan esprisinden hoşlanırken, kimisi iğneleyici laflardan haz alır, hepsinden öte samimiyet duygusunu mizahta ilk sıraya yerleştirecek ciddi bir insan topluluğu da olduğu aşikârdır. Hâl böyle olunca, henüz tam olarak komedi filmi olduğu bile söylenemeyen “Emret Patronum için mizahı göz önüne alarak gereğinden fazla bir beklentiye girmek yalnızca hayal kırıklığına sebebiyet verir.

Bir Trier filmine başlamadan önce mutlaka yönetmen hakkında bilgi sahibi olmak gerekiyor, bu bir uyarı gibidir aslında. Trier tarz olarak ciddi anlamda zor bir yönetmen, ilk kez karşılaşan yani tarzına aşina olmayanlar için filmleri zulüm hâline gelebilir. Kısaca öylesine vakit geçirmek için seyredilmeye karar verilen filmler kategorisine girmez Trier’in filmleri. Genellikle ağır mesajları insanların suratına tokat atarcasına verir usta yönetmen. Kimisini mesajlar gerer, kimisini ise üslubu. Nitekim kendisi de itiraf eder sürekli, sinemayı bir eğlence aracı olarak görmediğini… Sonunda seyredenleri üzerinde düşünmeye, tartışmaya sevk edecek eserler sever. Kara mizah filmi de tam olarak böyledir. Emret Patronum filminde tam olarak bunu kurguluyor. İzlanda ile olan çekişmelerinden, insan mizacının kariyere ve koltuğa olan sevdasına, patron işçi ilişkisinden, tüm bu düzenin işleyişine kadar birçok konuyu irdeler, seyirciyi allak bullak eder.

Her filmde olduğu gibi tüm mesele filmin içine girebilmektedir. Tabii bunda sadece filmin tesiri göz önüne alınmaz. Seyircinin psikolojisi, filmin içeriğinin seyredenle olan ilişkisi gibi birçok faktör buna etki edebilir. O boğazda düğümlenme, ruh daralması hissinin kaynağı olabilir ‘Emret Patronum’. Doğru zamanda, doğru psikolojide seyredildiğinde ise ders alınabilecek bir sürü unsur vardır. Tüm mesele o doğru zamanı bulabilip, filme katlanabilmekte…

 

Antichrist

Yönetmen: Lars Von Trier

Senarist: Lars Von Trier

Tarihi:  2009

Süre: 108 dakika

IMDB: 6,6

Kişisel puan: 4,5/5

 Sahici bir delilikle karşı karşıyayız. Mainstream korku filmlerindeki gibi yapmacık değil, Ken Russel’da, zaman zaman Hitchcock’ta gördüğümüz sahici bir delilikle…” Anne Thompson/Time

“Antichrist için, hiçbir özürüm yok. Tam tersine benim kariyerimin en önemli yapıtı olduğuna dair kesin bir inancım var.” Lars Von Trier

Cannes ödül töreninde küçümsenmeyecek kadar kalabalık bir grup tarafından yuhalanarak tepki gösterilen, Ekümenik Jürisi tarafından ‘Kadın düşmanı’ yaftası koyularak ahlaki değerlere aykırı bulunan, olayların ardından Trier’in kendisini dünyanın en büyük yönetmeni ilan ettiği skandallarla dolu bir trajedi Antichrist. Filmlerinde kasvet ve rahatsız edicilik unsurlarının tavan yaptığı bir yönetmenin psikolojisi bozukken çektiği (kendi itirafı) ruh daraltıcı, zorlayıcı ve hepsinden öte sert bir film.

Kocası ile yaşadığı cinsel ilişki esnasında üç yaşındaki çocuğunun yaşadıkları apartmanın camından düşerek ölmesine şahit olan bir annenin yaşadığı ağır sarsıntı. Bir küçük ihmalin değiştirdiği hayatlar… Karakter isimlerinin yönetmen tarafından seyircilere bahşedilmediği filmde olayın şokunu sert bir şekilde yaşayan karısının iyileşmesini sağlamak amacıyla onu doğayla yüzleştirmeye karar veren terapist kocanın yolculuk esnasında ve gittikleri yerde yaşadıklarını konu alınıyor Antichrist.

Sadece bir sahnede gözüken figüranlar hariç oyuncu kadrosu iki isimden oluşan filmde, çocuğunu kaybeden çiftin Eden adlı bölgeye gitmesinden sonra kadın karakterin terapiye karşı verdiği tepkiyi bölüm bölüm irdelenirken, Trier’in çoğu filminde mercek altına aldığı insan doğasına bu defa biraz daha cinsiyetçi bir yaklaşımla yaklaştığı gözlemleniyor. Cinsiyetçi tabirini kullanınca Cannes Ekümenik Jürisini haklı bulduğum izlenimi oluşmasın, sadece kadının doğası ile doğanın kendisi içselleştirilerek felsefi bir bakış açısıyla incelenmiş, burada yanlış anlaşılmalara açık, çözmesi zor bir senaryo ortaya çıkmış. Tabii ki bunda ünlü filozof Nietzche’nin Antichrist kitabından esinlenmeler olmasının da etkisi olduğu göz ardı edilemez bir gerçek. Filmde yalnızca bir adam ve bir kadının olması da tesadüf değil tabii ki. Trier’in filmlerinde dinsel veya mitolojik simgeleri kullanmayı sevdiği aşikâr. Bu filmde bu metoda ciddi anlamda sık başvuruyor. Film esnasında Adem ile Havva’dan bahsedildiğine dair bir his oluşuyor ki, karakterlere isim verilmemesinde bunun da etkisi olduğu düşünülebilir. Bunun yanında keder, elem ve umutsuzluk üçlemesini vurgularken kullanılan mitolojik simgeler de gözlerden kaçmıyor.

Tabii bazı temel sorular var, cevap aranan…

Mesela, “Kadını şeytan yapan kendi doğası mı, yoksa erkeğin ihmalkâr ve kibirli tavırları mı?

Veyahut “Kötülüğün kaynağı kadın ve doğa mıdır?”

İyilik, kötülük, suç, ceza, intikam, vicdan azabı, annelik gibi birçok kavramı içeren bir hikâyeye sahip olan Antichrist, korku filmi kategorisinde gözükmesine rağmen klasik korku türünden tamamen ayrı şekilde değerlendirilmeli. Film içinde korkudan ziyade ürperti ve gerçekleri öğrendiğinde yaşadığın gerilim hâkim oluyor sadece. Bu gerilim, filmin gerçekçiliğinin de etkisiyle seyirciyi günlerce hazmetmekte zorlayabilecek bir potansiyele sahip. Muhteşem bir görüntü yönetmenliğinin sergilendiği, oyunculukların (ki yalnızca iki oyuncu var) zirve yaptığı sansasyonel filmde, şiddet ve cinselliğin dozajı da rahatsız edici boyutlarda.

Senaryosu baz alınarak rahatlıkla kitap yazılabilecek, uzun uzadıya tartışılacak onlarca önemli ayrıntı içeren, insanları farklı düşünmeye sevk ederek değişik çözümlemeler doğurabilecek, hem Trier’in hem de son yıllarda sinema sektörünün sahip olduğu en sıra dışı filmlerinden bir tanesi…

NOT: Ciddi şekilde yaş sınırından ziyade ruh sağlığına göre seyredilmesi gereken bir film Antichrist. Yirmi yaşından büyük olmanın bu filmi kaldırabilme açısından yeterli bir kıstas olmadığı rahatlıkla söylenebilir. Öyle ki, yazarken bile tüyler ürpertmeyi başarabiliyor.

Son not: Sıra dışı bir yönetmenin ruh sağlığı normal değilken çektiği bir yapım, var mı ötesi?

 

Melancholia

Yönetmen: Lars Von Trier

Senarist: Lars Von Trier

Tarihi:  2011

Süre: 136 dakika

IMDB: 7,2

Kişisel puan: 4

 Zıt karakterlere sahip iki kardeş, birinin adı Justine diğerininki Claire… Justine depresif, gerektiğinden fazla sakin ve mutsuz; Claire ise daha panik, şüpheci ve sıradan. Claire zengin bir kocası ve küçük bir çocuğu olan, büyük bir malikânede yaşayan çok da anlaşılması zor olmayan bir karakter. Haklı olarak geleceğe dair ümitleri, korkuları ve beklentileri var. Justine ise ruh hali ciddi anlamda çalkantılı, yaşamaktan keyif almayan ve etrafındaki sahteliklerden bıkmış biri. Film, Justine’ın düğünü ile başlar. Daha doğrusu damat adayı ile birlikte düğün arabasında otururken… Her şey ağırdır. Claire mutlu ve olması gerektiğinden bir hayli sakin. Düğüne geç kalma telaşı yaşamayacak kadar umursamaz bir ruh halinde. Öyle ağırdan alır ki, düğün organizasyonunu kendiniz yapmış gibi gerer sizi başlangıç sahnesi. Nitekim orada kendinizi yerinize koyduğunuz Claire ve kocası vardır. Yoğun emek harcanmış bir düğün organizasyonu, bekleyen konuklar ve düğün klişeleri…

Düğün sahnesi epey ilgi çekicidir. Konukların tavırları, bayağılık içeren diyaloglar ile içinden çıkılmaz bir hâl… Burada sınıfsal ayrım yapan burjuva sınıfının insanları, yapay kahkahalar, eğleniyormuş gibi gözükmeye çalışan onlarca insanın sahtelikleri ruhani anlamda daralma kat sayısını zamanla daha da arttıran unsurlar oluyor. Hem Justine, hem de seyirci açısından… Kocasının ve kız kardeşinin tüm çabalarına rağmen an ve an mutsuzluğa sürüklenen Justine’ın ruhsal değişimini yansıtış biçimi, seyirciye de o melankoliyi aşılamaya başlıyor adeta.

Bir de perdenin öteki tarafı var tabii. Film iki bölümde inceleniyor. İki farklı ruh hali, iki farklı kardeşin penceresinden gözlemleniyor her şey. Bu gözlem esnasında bir de kıyametin yaklaştığı haberi geliyor. Melankoli isimli bir gezegenin dünyaya çarpmak üzere yaklaştığı haberi, yani sonun başlangıcı… Karakterleri gibi, tepkileri de farklı olan iki kardeş. Biri umursamaz, yaşamdan ümidi kesmiş; diğeri ise tez canlı, geleceği kuran, tedirgin… Bu tezat karakterler içinde insanın hatta daha sübjektif olarak kadının doğasına genel bir bakış. Ama bunu yaparken kıyametin yaklaşması göz ardı edilemeyecek kadar önemli. Trier’in tüm filmlerinde gerek kamera tekniklerinin, gerek kullanılan ışıkların etkisi ile ortaya çıkan gerçekçilik yine hâkim. Diğer kıyamet filmlerinin tam aksine tabii ki artı puan yazılıyor filmin hanesine, lâkin şu da var, yine Trier filmlerinin klasik boğucu atmosferi ciddi anlamda baskın Melankoli’de. Zaten ismi Melankoli olan bir filmden çok da iç açıcı sahneler beklemek hata olur, öyle değil mi?

Film Cannes’ta olumlu tepkiler aldı ve Antichrist’i bir nebze unutturdu. Bu tepkileri alırken Trier’in Hitler’e karşı kurmaya çalıştığı empati tekrar eleştiri oklarını kendisine yöneltti. Zamansız mıydı, yoksa tam zamanı mıydı bilinmez ama Trier böyle zamanlarda polemik yaratmayı seven bir yönetmen. Nitekim sözlerinden açıkça Nazi hayranlığı çıkarmak abesle iştigal olur ama Hitler’e karşı bir ilgi duymadığı da söylenemez. Şöyle ki, en önemli filozoflardan Nietzsche’nin üstinsan tanımından Hitler’in etkilendiğine dair birçok bilimsel araştırmalar yapılmış ve bu iki isim birçok platformda ilişkilendirilmiştir. Nitekim Nietzsche’nin de mitolojik semboller, Pagan inancı ve Hıristiyanlık hakkında ciddi anlamda tezleri olmuş, bunların bir kısmını Antichrist adlı kitabında yazmıştı. Hatta Trier’in bir önceki filmi olan Antichrist’te bu kitaptan ciddi anlamda alıntılar taşıdığı rahatlıkla söylenebilir. Yani Trier’in fikir bazında Nietzsche veya Hitler ile uyuştuğu yerler olabilir ki bunları söylemekten de çekinmiyor.

Usta yönetmen kıyamete bakışında da birçok mitolojik unsuru kullanarak anlaşılması ciddi anlamda zor olan bir film çekmeyi başarıyor.

Zaten anlaşılması konusunda kendi sözü olan;

“Filmin konusunun ne olduğunu söyleyebilirim ama nasıl ve niye yaptığımı söyleyemem.
Böylece oturup filmin sonuna kadar komplo teorileri kuracaksınız. Bir planım var ve bu planı asla anlamayacaksınız
” dikkat çekmekte fayda var.

Bu sözden sonra amacı yeterince açıklayıcı oldu sanırım.

Melankolik Justine, endişeli Claire ile iki ayrı bölümde kıyamete giden yolu felsefik bir şekilde irdeleyen Trier, bu kez seyircinin beyninde kıyameti kopartmak istemiş olacak ki, anlaşılması ciddi anlamda zor, yorucu bir film ortaya koymuş. Bunu ortaya koyarken kullandığı altyapıyla da hayranlarını bir kez daha mutlu etmeyi başarmıştır.

Ahmet Tuğcu