La La Land (2016): Çatışmak ve Uzlaşmak Üzerine

Kaan Karsan
Kaan Karsan
03 Ocak 2017

Not: Yazı filmin sürpriz gelişmelerini ele vermektedir.

Altı dakikalık bir plan sekansla, Los Angeles trafiğini hayali bir karnavala dönüştüren bir açılış numarasıyla başlıyor La La Land. “Another Day of Sun” filmin ilk şarkısı ve filmin geri kalanı gibi hayal ve gerçekle harmanlanmış. Chazelle, henüz filminin ilk dakikalarında finalde keskinleştireceği, aynı anda buruk, tahrip edici, umut dolu ve kesinkes özel hissin emarelerini veriyor, majör tonların ve minör tonların kulakları karmaşık beklentilerle dolduran birlikteliğiyle.

Mia, dünyanın en kötü dizi ve filmlerinde herhangi bir rol kapmak için seçmeden seçmeye koşan bir barista. Çalıştığı kahve dükkanı bir film stüdyosunun içerisinde., odasının duvarını Ingrid Bergman baştan başa kaplıyor, çocukluğu Hollywood klasikleriyle geçmiş. Mia kendi hikayesini anlatmak, bir oyuncu olmak istiyor. O gece, kalabalıklar içerisindeki o kişiyi (“Someone in the Crowd”) bulamadığı başka bir partiden dönerken sokakta olmadık birkaç nota işitince bir restoranın kapısından içeri dalıveriyor. Ne harika ki şimdi Mia’nın ömrü boyunca hayranlıkla izlediği filmlerdeki o aşık bakışların bir yenisi onun suratında, bizim karşımızda.

Sebastian, insanların ‘her şeye taptığı ama hiçbir şeye değer vermediği’ şehirde, çağın getirdiklerine savaş açmış (ve kaybetmiş) bir caz piyanisti. Kendisini iflah olmaz bir ‘romantik’ olarak niteleyen ablasına, “Neden bu kelimeyi kötü bir şeymiş gibi kullanıyorsun?” diye soracak kadar haliyle barışık. Kendi caz kulübünü kurmanın hayaliyle yatıp kalkarken, kimsenin onu dinlemediği bir restoranda “Jingle Bells” ve “We Wish You a Merry Christmas” gibi şarkılar çalarak üç beş papele çalışıyor. O gece piyano üzerinde yolunu bizzat çizmek isteyen parmakları isyan ediyor ve olmadık notalar boşlukta yankılanıyor. Kapının girişinde az sonra onunla konuşmak üzere bekleyen bir kadının onu izlediğinden habersiz, tekrardan devire yenilmenin hışmıyla çıkıp gidiyor.

la_la_land_2

Biri müziğe, diğeri sinemaya dair retroaktif hayaller kuran bu iki kişinin tanışması için bir mevsim daha geçmesi gerek. Hollywood tepelerinde nasıl da birbirleri için yaratılmadıklarını çığırırken güzel bir geceyi heba etmeleri (“Lovely Night”) müzikal janrının haylazlığından… Biz onu geçip Sebastian’ın Mia’ya varlığının sebebini anlatacağı caz kafe sahnesine atlayıverelim. “Ben caz sevmem diyen” Mia’ya “Caz çatışmak ve uzlaşmaktır, bu yüzden çok ama çok heyecanlıdır” derken Sebastian, tanık olacağımız her şeyin özetini geçtiğinden pek habersiz görünüyor. Sebastian ifadelerini heyecanından bir an olsun ayıramazken, cazın ancak hikaye anlatma kabiliyeti olan insanlar tarafından üretilebileceğini söylüyor Herman’s Habit’teki soloların eşliğinde. La La Land’in, uzun bir caz şarkısı gibi tasarlanmasının sebebi bu. Bu şarkının içerisinde farklı enstrümanlarla apayrı hikayeler anlatan, farklı fikirler öne süren, çatışan, uzlaşan, tekrar çatışan, tekrar uzlaşan insanlar var.

Madem caz üzerinde uzlaştılar, neden soluğu yüz yıllık bir sinemada, hemen sonrasında ise Griffith Gözlem Merkezi’nde almasınlar? Bu uzlaşı, şehrin hayalperestlerin ruhlarıyla ayakta duran son kalelerinde kutlanacaktı elbette ki. Hayal ve gerçeği bıçak gibi ikiye ayıran La La Land, bu noktada ilk finalini yapıyor, hem de “Planetarium”da, yıldızlar eşliğinde dans eden karakterlerini bir tür sonsuzluğa uğurlayarak. Bu noktaya kadar, defalarca izlediğiniz ve her defasında çok sevdiğiniz o müzikali izlediniz. Bundan böyle yerçekimini hiçe sayarak gökyüzünde dans edenler yok bu filmde.

Anlıyoruz ki Chazelle, Sebastian’ın evinin akan tavanını, evlatlarının hayatın gerçeklerine uyum sağlamasını bekleyen ailelerin kaygılarını, bu iki karakterin kalabalıklar içerisindeki yalnızlıklarını, “City of Stars” köprüsüyle varılan ikinci yarıya saklamış. Caz için, romantizmle realizm arasında birkaç enstrümanlık fark var sadece. O idealist caz piyanistinin küllerinden oyunu kuralına göre oynayan, akışkan bir çocuk doğuyor. “Start A Fire” ile Sebastian sahnede yıldızlaşıyor, çıldıran kalabalık Mia’yı bu histerinin dışında bırakıyor. Mia’nın üzerine para verip de ancak sergileyebildiği, Sebastian’ın popülerliğin gerekliliklerinden sıyrılıp da gelemediği, tek kadınlık şovu “Goodbye, Boulder City” boş salona oynanıp Boulder City’ye giden yol oluyor.

İkinci yarının anahtar sahnesi, elbette ki Mia’nın katıldığı son seçme. Hayal kuran aptallara, yapılan hatalara, şairlere, ressamlara, şimdi ağır aksak çöpe atılmakta olan bu güzel kültürü yaratan bütün çılgınlara adanan bu sahnede (“The Fools Who Dream”) Mia’ya, ilk kez bir hikaye anlatma fırsatı veriliyor. Bu uzun caz şarkısında, spot ışıkları bu kez Mia’nın üzerinde, solosu ilk kez başkaları tarafından kesilmeden salonda çınlıyor. Bu, hayallerin gerçekle buluştuğu an. Sebastian ve Mia, filmin ilk yarısında tap dansı yaptıkları tepenin yamacında, bu kez sepya tonlarda, başka bir konuşma yapıyorlar, hayallerini ilk kez başından beri göz ardı ettikleri türden bir hakikatle masaya yatırıyorlar… Tıpkı Casablanca’da “Paris her zaman bizim olacak” diyen Bogart gibi, kucaklıyorlar hayatın getirdiklerini. Ekran bu kez eski usul bir ‘fade out’ ile kararmıyor.

Yaptığı caz tanımı gibi, çatışma ve uzlaşma üzerine bir film La La Land. Chazelle’in baladında eskiyle yeni, gerçekle hayal, 2016’yla bir müzikal çekme tutkusu, sinemayla müzik (Chazelle’in kariyer hikayesiyle bu çatışma arasında paralellik kurmak mümkün), Umbrellas of Cherbourg’la Singin’ in the Rain, Casablanca’yla Rebel Without a Cause ve The Band Wagon’la The Young Girls of Rochefort çatışıyor. Hepsinin uzlaştığı nokta, bize kalırsa şimdiden Hollywood’un klasikleri arasına girmiş o finaldeki bakışlarda gizli.

La La Land, en samimi, en coşkulu hisleriyle, bize bu perdede başka insanların hikayelerini izlemeyi neden bu kadar sevdiğimizi hatırlatıyor. Chazelle, kendisine miras kalan hikaye anlatma kültürünü günün gereklilikleriyle örtüştürerek tam olarak karakterlerine, onların hayallerine ve hayatın gerçeklerine uygun parçalı bir anlatı tutturuyor filminde. Müthiş bir zamanlama duygusuyla ve eşine nadiren rastladığımız bir ‘kontrol’ kabiliyetiyle, geleneği yenilikle bir araya getirmeyi başaran kusursuz bir Hollywood müzikali sahneliyor. Bunun için en gerekli olan şeyin iyi şarkılar olduğu gerçeğini de bir an bile unutmuyor.

İzleyici olarak bütün umutlarımızı bağladığımız iki karakterin, birbirleri tarafından beslenen, doyum noktasına ulaşınca da kendi yollarına devam eden hayalleri onlara yeni ve tek şeritli bir yol çiziyor artık. Başka türlüsünün de mümkün olabileceğini; ancak bunun için çok geç olduğunu düşünüyor, bunu kabullenip bir tebessüme teslim oluyorlar. Biri Hollywood’u, diğeri cazı kurtardığı düşünüyor. Biz de beraberce dünyayı kurtarmış olduklarını düşünüyor ve taşıyabildiğimiz kadar kadar umut yüklenerek terk ediyoruz içinde olduğunu unuttuğumuz sinema salonunu.

Kaan Karsan
twitter

***

Türkçe Adı: Aşıklar Şehri

Yönetmen: Damien Chazelle

Senaryo: Damien Chazelle

Yapım: ABD, 2016

Oyuncular:  Emma Stone, Ryan Gosling, J. K. Simmons

Süre: 128′

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
1 vote, average: 5,00 out of 51 vote, average: 5,00 out of 51 vote, average: 5,00 out of 51 vote, average: 5,00 out of 51 vote, average: 5,00 out of 5
Araç çubuğuna atla