The Fairy (2011): Kim İnanmak İstemez ki Perilere

Seçil Toprak
Seçil Toprak
22 Haziran 2012

1994’te çektikleri kısa filmlerinden bu yana üç kısa ve üç de uzun metraj filmde ortak çalışmış Dominique Abel ve Fiona Gordon yine kendileriyle ortak çalışmaya alışmış (ne de olsa üç uzun metrajda da birlikteler) Bruno Romy ile birlikte yine. Alıştığımız tatta üstelik.

Bu üçlüyü aslında 2008 yılına ait Rumba filmiyle tanıdık. Farklı renk kullanımı ile yakaladıkları plastik ton, filmlerini gerçekliğin dışına taşırırken samimiyetin de altını çiziyordu. Ne de olsa samimiyeti aklî olanda değil hissî olanda aramıyor muyuz? Onlar da tam bu damardan, histen alıyorlar güçlerini. Ulaşılması belki biraz güç filmler çekiyorlar ama sevenlerini de sevindiriyorlar. Ulaşılması güç dememin nedeni bu tarz filmlerin dağıtım sorunları ve mütevazı duruşlarından kaynaklanan fazla izleyiciye ulaşamama halleri. Tabiî ben konuyu basite indirgeyerek yazmaya çalıştım, sorun elbette ki bu saydığım iki ayrıntıdan ibaret değil. Neyse, biz filmimize dönelim.

La Fée, peri olduğunu iddia eden Fiona’nın, sıradan ve günlük hayatıyla boğuşma ihtiyacı bile hissetmeyen vazgeçmişliğine tanık olduğumuz Dom’un hayatına güneş gibi doğmasını anlatıyor. Madem ki Dom’un karşısında bir peri var ve onun isteklerini yerine getirmeye hazır, onun dilek hakkı da olmalı değil mi? Dom’un aynı hayatının sevimli basitliği gibi diledikleri de basit oluyor. Aslında azami mutluluk da basitlikte saklı değil midir?

Fiona ve Dom’un kendi dünyalarına inanmayan veya o dünyaya dahil olmak isteyen, bir şekilde onların hayatlarına bulaşan insanların halleri esasında filme komedi sosunu kazandıran öğeler. Otel müşterisi adam ve köpeği (ki özellikle köpeği), akıl hastanesi mensupları, Fiona ile Dom’un buluştukları kafe… Örnekler çoğaltılabilir. Tüm bu örneklemeler filmin hem komedi yanını hem de samimiyetini besliyor. Çünkü Dominique Abel, Fiona Gordon ve Bruno Romy’nin bir önceki filmi Rumba’yı izleme şansına eriştiyseniz, bu üçlünün filmlerinde kurdukları atmosfer için kullandıkları renk paleti ve anlattıkları öykülerin sıcaklığı gibi unsurların, nasıl da onları tanımladığını görürsünüz. Yine burada da filmi sevimli yapan unsurlar hem yan öykülerin sıcaklığı ve samimiyeti hem de yaşanılanların absürtlük sınırının ötesinde gezinmesi. Son tahlilde insanın yüzüne kocaman bir gülümseme yerleştirmesi de tasadüf değil. Filmin de 31. İstanbul Film Festivali, Antidepresan bölümünde kendine yer edinmesi boşuna değil.

Samimiyetini izleyicisine her şekilde hissettiren bir film olarak La Fée, kahramanlarını da izleyiciye sevdiriyor. İzleyenler, onların haline göre çeşitli ruh hallerini yakalayabiliyor aynı sahneler içinde. Gülmek, sevinmek, üzülmek gibi. Tabiî başta adlarını sıraladığım üçlünün Rumba’yla bize tanıttıkları dünyaları pek de kolay kolay sevilecek cinsten değil. Öyle ki izleyen “bu ne şimdi” bile deyip geçiştirebilir filmi ve filmin yarattığı dünyayı kabul etmeyebilir. Ancak bu ekibe bir şans vermenizi dilerim. Çünkü o kadar renkliler ve o kadar cıvıl cıvıllar ki bazen sadece böyle dünyalarla karşılaşmak isteğini pekiştiriyorlar insanda. Hele ki kötü geçen bir günün ardından insanın neşelenmeye ihtiyacı oluyor. Çok az komedi artık bu kadar samimi olabiliyor. Gerçeğin sınırlarını bu kadar flulaştırırken, bu kadar inandırıcı olmayı da başarabiliyor. Sinema denen koca evrenin içinde bu tarz ufak, samimiyeti kendisi olmaktan kaynaklanan filmler korunup kollanmalı, hatta sarmalanıp öte zamanlara da saklanmalı. Bazen yerinden çıkarılıp tekrar tekrar izlenmeli. Aşkın ağdalı hallerinden sıkılanlar için bir kayıp liman olmalı ve sadece bilenlere görünmeli. Bu küçük sevimli dünyalara inananlara kendini göstermeli. Perilere kim inanmak istemez ki?

 

Seçil Toprak

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
1 vote, average: 2,00 out of 51 vote, average: 2,00 out of 51 vote, average: 2,00 out of 51 vote, average: 2,00 out of 51 vote, average: 2,00 out of 5