La Chinoise (1967): Kendinin Yapım Aşamasındaki Bir Film

Arda Gulyan
Arda Gulyan
01 Nisan 2011

Godard’ın kariyerini sondan başa doğru izlemek asıl cevheri görmekte zorlananlar için iyi bir alternatif yol olabilir. Üstelik bu Godard’ı takip edenler için de makul bir yoldur. Öyle ki geriye doğru giderken Godard’ın neleri yitirip neleri yeniden kazandığını, bunun için nasıl çabaladığını, her dönem Godard’ı, O’nu entelektüel bir uğraş olarak görmeyip, salt bir sinemasever olarak izlediği halde snob damgası yemekten yakasını kurtaramamışlar için de, aslında ne olduğunu daha iyi kavrayabilmeleri açısından yararlı gözüküyor.

Godard kariyeri boyunca nelerle suçlandıysa aynı kaderi izleyicisiyle paylaşmış biri. İşin sonunda Godard’ı eleştirirken, aslında alışık olduğumuz, sistem tarafından dayatılan, seviyesi belirlenmiş bir beğeni düzeyini aşamadığımızı, deneyselliğe bir noktadan sonra dur dediğimizi nasıl olur da gözden kaçırırız açıkçası anlamakta zorlanıyorum. Film Socialisme’den geriye doğru gitmeye başladığımızda çıkış noktasında bulduğumuz yapıt La Chinoise’ın, en nihayetinde kimilerince devrimcilik oynayan çocukların ruhsuz bir parodisi olarak anılması, kuşatıldığımız saçmalığın ne derece baskın olduğunun da bir kanıtı sayılmalıdır.

Filmin henüz başında Veronique ve Guillaume her şeyi baştan kabullenmişçesine “biz başkalarının söylemiyiz” der; bu deplasman maçına çıkmış bir yönetmenin filmidir. Saf kurmaca/dramatik sinemayı geride bırakan Godard –özellikle sosyokültürel geçmişi ve konumu dikkate alındığında – artık yabancı sulardadır ancak doğruluğunu sezdiği bir kavramı anlatmaya çalışmaktan geri durmaz. Burada “gerçekliği yansıtmak anlamında hakiki tiyatro” şiarıyla Brecht’le kurduğu ilişkinin altına çizer, özel adlarla dolu bir kara tahtayı silmeye başlayan Guillaume orada yalnızca Brecht’in adını bırakır. Bu ilişki Godardı 68 olaylarının ardından ‘Dziga Vertov Stage’e yani bir anlamda sine-gerçek’e götürecek yolun da ilk adımı sayılabilir. Filmin sonunda Godard hem sanatsal hem de politik dönüşümünü Veronique’in sözleriyle muştular; bunlar çok uzun bir yürüyüşün ilk ürkek adımlarıdır. Nasıl ki karakterler film boyu neredeyse tamamen alıntılarla diyalog kuruyorsa, Godard da bizzat bu alıntılarla kendi politik film yapısını kurmaya çalışıyor gibidir; La Chinoise’ın “kendinin yapım aşamasındaki bir film” olarak vaftiz edilişinin esas sebebi bu olmalı.

Aden-Arabistan Hücresi’nin beş genci ideolojinin dişlilerine kapılmış birer silik nesneye benzer. Bu, değişimi amaçlayan ancak zorlu bir teorinin çelmesini yemiş, pratikteyse insanın doğasına yenilmekte olan gençlerin bir hikâyesidir. Kavrayış düzeyleriyle ilgili muğlaklığı önce Nanterre’li Omar, sonra da uzun tren sekansıyla Francis Jeanson çözer, kafalar iyiden iyiye karışmıştır. Aciliyetli sorular su yüzüne çıkarken, terör eylemleri planlayıp Mao’nun kültür devrimini sayıklayan gençleri revizyonist Henri cevaplar, üstelik bu cevap için hücrede pek de sevilmeyen dönemin kültür bakanı Malraux’dan bir alıntı yapacaktır: özgürlüğün de elleri her zaman temiz değildir, der Henri. Henri’nin bileti kesilir, terörist bir eylem başarısızlıkla sonuçlanır ve nihayetinde evin asıl sahipleri gelip evi temizleme işine koyulurlar. Böylece film boyu bahsedilen emperyalizm de ete kemiğe bürünmüş olur.

La Chinoise’ın dogmatik kavramlar üzerine sorduğu sorular on sekiz yaş algısıyla sınırlıdır. Godard adeta yüksek sesle düşünür, bahsi geçen kavramları tartışmaya açmak ister; boş mekânlar, boş kadrajlar sahneyi bize bırakmış gibidir.

Aynı dili konuşmadığımız sürece eşit de olamayız, demiş bir Godard politik yönden -hele de dönüşümünün ilk zamanlarında- ciddiye alınmayacağının farkında mıydı bilinmez. Sanatçılar hiçbir dönemde gündelik yaşam ve özel beyanatlarından ayrı değerlendirilmemişlerdir.  68 öncesi Godard da tıpkı Aden-Arabistan hücresindeki bu beş genç gibi okuyor, düşünüyor, kafa karışıklığı yaşıyordu. Yine de ortaya attığı sorular, Fransız solunun bir yıl sonra konuşmaya başlayacağı türdendi: şiddet sorunu (terörizm), grup içi ilişkiler, kültür devriminin kazanımları. Bu yönüyle film dönemin -belki de her dönemin- belli bir çevresini ele alırken, onun meseleyi adımlamakta olduğunu varsayıyordu. Godard’ın hiçbir şekilde ironiye başvurduğunu düşünmüyorum. Bunlar bahsettiğimiz çevrenin gerçeğidir, üstelik olağandır da ve bu yönüyle bir parodi değil, ancak gerçeğin bir temsili sayılabilir.

 

ardagulyan@gmail.com

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5