‘Kurbağalara Bakmaktan Geliyorum Dedi’ Bahman

Sinan Yusufoğlu
Sinan Yusufoğlu
26 Ekim 2012

 Son filmi Gergedan Mevsimi gösterime girmişken; Gobadi’nin ölümle ve sınırlarla çevrili sinemasında bir yolculuğa çıktım. Sarhoş Atlar Zamanı’nın yorgun ve kederli çocukluğu, Kaplumbağalar da Uçar’ın mülteci kamplarından kalma yalnızlığıyla buluştu. Kimsenin haberdar olmadığı İran Kedileri usulca ölüme yatmışken, Bahman Gobadi uzun bir şiirin dizelerini yazar gibi sürgünlüğe karıştı . Edip Cansever’in ‘kurbağalara bakan Yakup’u da durmadı, söze karıştı: “Çünkü bir gün bir boy aynası satın almak istiyorum ben/ Kirli ve eski/ Bir at arabasının aynaya doğru büyüyen içinde/ Onu ben taşıtmak istiyorum, caddelerin intiharlara doğru büyüyen içinde/ Ben, yani Yakup/ Kurbağalara bakmaktan geliyorum işte”

 

2000 yılında çektiği ilk uzun metraj filmi Zamani barayé masti asbha’nın (Sarhoş Atlar Zamanı, 2000) üzerinden tam 12 yıl geçmiş. Van’daki evimizde bir kış günü ailecek izlediğimiz filmin sonunda söyleyecek söz bulamamıştık; filmin üzerimizde yarattığı ‘şok’ etkisini tarif edecek söz de yoktu galiba. Yeşilçam sinemasının rahle-i tedrisinden geçmiş olan annem sonunda dayanamayıp gözyaşlarını bırakarak “ben en son bir Yılmaz Güney filmde ağladım çocuklar” deyivermişti. Şimdi düşünüyorum da annemin o zaman gayri ihtiyari bir biçimde söylediği o söz ve döktüğü gözyaşları pek de raslantısal değilmiş. Kürt sinemasının Yılmaz Güney sonrası en bilinen ve etkileyici sinemacısının Bahman Gobadi olması annemin o günkü sözünün bir bakıma onayı oldu yıllar sonra.


İran-Azerbaycan sınırında bulunan Kürt şehri Bane’de doğan Bahman Gobadi’nin sınırlarla kurduğu ilişki çocukluğuna uzanır. Bir sınır şehrinde doğması ve anne babasının erken yaştaki ayrılıkları onun sinemasını şekillendirir. Annesiyle birlikte İran Kürt bölgesinin en büyük kenti Senendec’e taşınırlar. Burada bir grup amatör sinemacıyla 1991 yılında bir araya geldiğinde artık sinemadan başka bir sınırda yürüyemeceğini gösterir Gobadi.  2000 yılına kadar onlarca kısa film çeker, uluslararası festivallerden ödüller alır, bölgeyi çok iyi bildiği ve iyi kısa filmleri olduğu için Abbas Kiyarüstemi’ye Bād mā rā khāhad bord (Rüzgar Bizi Sürükleyecek, 1999) filminde baş asistanlık yapar. İran yeni dalgasının bir diğer ustası Muhsin Makmelbaf’ın yazdığı, kızı Samira’nın çektiği Taxte Reş’te (Kara Tahta, 2000) hem oyuncu olarak yer alır hem de filmin gerçekleşmesinde önemli katkılar sunar.

Kara Tahta filminde sınırlarda sırtında kara bir tahta taşıyıp küçük çocukları eğitmek isteyen çileli bir öğretmeni çok başarılı bir biçimde canlandırarak; sinema izleğinde de önemli bir metafora dönüşür. Bahman Gobadi sinemasının ilk dönemi sınırların ve çocukların yarım kalmış şiirleriyle çevrili mistik bir düşün, kabusla içiçeliğidir bir bakıma.

“Onlar vurdu biz büyüdük kardeşim”

2000 yılında İran-Irak sınırında bir köye uzanır Gobadi’nin ‘yoksul’ kamerası. İlk uzun metraj filmi Sarhoş Atlar Zamanı’na… İmkansızlıklar içinde ve küçük bir ekiple ilk uzun metraj filmini çeker nihayet. Karlı dağların arasındaki köylerinde yoksul bir hayata tutunmaya çalışan Eyüp ve kardeşlerinin hikayesini o kadar dolaysız anlatır ki; “gerçek yaşam, kurmacadan daha değerlidir” sözü zihnimizde belirir filmi izlerken. Bir sınır köyünde anne ve babasız büyüyen Eyüp ve kardeşlerinin zor yaşamı docudramaya yakın bir gerçeklikte kendini yeniden kurarken, sinemanın da dahil olduğu tüm sınırlar gittikçe flulaşıp, anlamsızlaşır. Gobadi, sanki bu sınır köyünde ilk olarak bir nevi ‘yapımcı’ sanatı olan sinemayı yıkmak ister; ölümün uğultusunu bastıran yeni bir sinema yaratabilmek için…


Eyüp’ün küçük kardeşi Madi’nin ameliyatı için para gerekmektedir ve yapılacak tek şey İran-Irak sınırındaki kaçakçılıklara katılmaktır. Soğuğa dayanıklı olmaları için viski içirilen katırların ve katırlardan daha değersiz olan insanların hikayesini hareketli bir kameranın ve ağır bir atmosferin yıpratıcılığında yaşarız son ana kadar. Gobadi sinemasının, İran yeni dalga sinemasının sembollerle örülü şiirsel anlatımından ayrıldığı yer tam da burasıdır işte. Sınırda yok olan çocukların ve daimi mağlupların oldukça sert gerçekliğini dert edinir Gobadi. Kendi yaşamı da bu gerçeklikten payını almıştır ne de olsa.  Sinemanın ‘hakikat’le sarmalandığı yer bir sınır köyünde sislerin arasında kaybolan bir çocuğun sessizliğine dönüşürken, Ece Ayhan şiiri İran-Irak sınırındaki bir Kürt köyünde çıkıverir karşımıza: “Velhasıl onlar vurdu biz büyüdük kardeşim”. Sarhoş Atlar Zamanı, başta Cannes Film Festivali’nde Altın Kamera olmak üzere birçok önemli ödül alarak uluslararası bir başarı elde eder ve Gobadi’nin sinemasına olan inancını da güçlendirir.

Sınırların Müziği

Bu filmin ardından müzikle olan teşriki mesaisinin ilk izlerini gördüğümüz Gomgashtei dar Aragh (Annemin Ülkesinin Şarkıları, 2002) ile bu sefer savaşın içine sokar seyircisini. Saddam Hüseyin’in askeri birliklerinin yakıp yıktığı Kürt köylerinden birine uzanırız. Ölümün soğuk yüzü müziğin en kederli formunda karşımıza çıkar. Müzisyen Mirza’nın Halepçe  katliamı sırasında iki oğlunu da yanına alarak yıllar önce ayrıldığı karısı Hanare’yi arayışına bir dengbej anlatısının içindeymişiz gibi tanık oluruz. Kürtlerin savaş ve yıkımlarla çevrili yaşamlarındaki müziğin önemini bir kez daha vurgular Gobadi. Annenin (masal) ülkesi bir anda kimyasal bombaların sisleri arasında bir kabusa ülkesine dönüşür. Bu ülkenin uzun zamandır müziği ise sadece ağıtlardır.

Mirza ve iki oğlunun bu müzikal yolculuğu mülteci kamplarıyla, yıkılan okullarla, kederli ve yorgun anne babalarla kesişir. Mirza’nın Hanare’ye ulaşma isteği sadece bir yol hikayesinin sınırlarını çizerken; Gobadi asıl derdini yan hikayelerle ve yine yarattığı belgesel sinema estetiğiyle ortaya koyar. Sinema yine hayatın gerçekliğinin çok gerisinde kalır. Kara Tahta filmde olduğu gibi açık alanda ders veren öğretmenler ve öğrenciler de bu yan hikayenin birer parçasıdır. Filmden geriye akılda açık alanda ders alan küçük öğrencilerin yaptıkları kağıt uçakları gökyüzüne saldıkları sahne kalır. Sınırların ve savaşın çok ötesinde kendilerine bir ‘oyun’ alanı yaratan çocukların dünyasıdır bu.


Bu ‘oyun’ dünyasını yıkan Irak işgali olur Gobadi’nin bir sonraki filmi Lakpoşt-ha hem pervaz mi-konend’de. (Kaplumbağalar da Uçar, 2004) ABD’nin Irak’ı işgal ettiği dönemde sınırdaki bir mülteci kampına yerleştirir kamerasını bu kez. Mülteci kampındaki küçük çocuklar bir taraftan sınırdaki mayınları temizleyerek gündelik hayatlarına devam ederken; bir yandan da savaşın ve yoksulluğun ağır yükünü omuzlarlar. Halepçe’de ailesini kaybedip kaçan Agrin, iki kolunu mayınlarda kaybeden erkek kardeşi Hengov ve gözleri görmeyen küçük çocuk Riga. Sessizlikleriyle bu gürültülü savaşın resmini çizerler.

Bu mülteci kampının dünyayla iletişimini kuran ise kara mizah filmlerinden fırlamış Soran isimli bir çocuktur. Soran mülteci kampındaki tüm çocuklara hamilik yapar, televizyonlara çanak anten bağlar. Aynı zamanda mayın toplamak için çocukları bir araya getirir. Kampta yaşayan herkesin Satellite diye seslendiği bu ‘işbitirici’ çocuk; Amerika’yı bir rüya ülkesi olarak görür ve bir gün bu ‘hayaller’ ülkesine gideceğinin düşüyle yaşar.

Gobadi, sinemasında yarattığı biçimsel ve düşünsel araçlarla bu ‘düşler ülkesi’ imajını yıkarak aslında savaşın hiç bitmeyeceğini ve ABD’nin özgürlük getirmeyeceğini çok net bir biçimde görünür kılar. Soran’ın savaşın gerçeğine patlayan bir mayınla vakıf olması ise Kürtlerin Amerika’yı umut olarak görmesine sıkı bir reddiyedir.  Bu umutsuz ve zifiri karanlık mistik (büyülü) bir anlatıyı tercih eden Gobadi, mülteci kampından arta kalan tek gerçekliğin ise yitik bir düşe dönüşen Agrin’in bedeni ve ‘uçan bir kaplumbağa’ gibi suda süzülen Riga’nın görmeyen gözleri olduğunu fısıldar kulağımıza.

Sınırlardan Yeraltına

Müziği sinemasının kalbine yerleştirdiği, karakterlerin dönüşümüne tanık olduğumuz bir diğer film ise 2006 yapımı Niwemang (Yarım Ay) olur. Gobadi’nin bu filminde yine sınırlar ve müzik çıkar karşımıza. Filmde yorgun bir baba olarak gördüğümüz Mamo’nun Mozart misali son konseri (requiem) için sınırları aşmak istemesi, onda bir arzu nesnesine dönüşür ve kendi ağıdını yakan binlerce ozandan birine dönüşür. Mamo ve müzisyen çocuklarının bir otobüse binip Irak Kürdistan’ında vermek istedikleri konsere gitmeleri ve yolda onları bekleyen engelleri aşma gayretleri, bu coğrafyada sanatın ne denli zor yapıldığını ve devletler tarafından maruz kalınan baskıları da çok etkileyici bir biçimde gösterir seyircisine. Kara mizahın ‘sınır’ları içinde anlatısını kuran Gobadi, devletin bir baskı mekanizması olarak yaşamlarımızı alt üst etmesine itiraz eder. Bu itiraz şarkı söylemeleri yasaklanan kadınların def çalarak ve şarkı söylerek filmde yer almalarıyla kendini gösterir. Gobadi, iktidarlara karşı sürdürdüğü sinemasını müziğin ve hakikatin ‘sınır’sızlığıyla resmeder.


2009 yılına geldiğimizde ise taşradan, dağlardan, sınırlardan uzaklaşarak İran’ın başkenti Tahran’a uzanır Gobadi. İran rejiminin underground gruplar üzerindeki baskısına ‘merkez’den itiraz eder bu kez. Kendisi gibi sinemacıların da İran’da içinde bulundukları ‘yasaklı’ hal en ironik biçimde çıkar karşımıza bu filmde. Filmin gizli ve ‘izinsiz’ çekilmesi bu yasaklar içinde ‘mecburi’ bir belgesel estetiği de yaratır. Kasi Az Gorbehaye İrani Khaber Nadareh (Kimsenin İran Kedilerinden Haberi Yok) Gobadi’nin İran’da ve dünyanın birçok yerinde hapsedilen, sürgünde olan (Cafer Panahi gibi) baskı altındaki yönetmenlere bir saygı duruşudur aynı zamanda.

Film boyunca bir indie rock grubunun yurtdışına çıkmak için kaçak yollarla vize almalarının izinde temposu hiç düşmeyen bir yolculuğa çıkarız. Bu yolculuk Tahran’ın ‘yeraltı’nda gerçekleşir. Bahman Gobadi yakalanma riskine karşı gizli yollarla çektiği bu docudramayla bizi iktidarın baskısı ve absürdlüğüyle bir kez daha yüzleştirir. Film, Ashkan ve Negar’ın İran’da rejim tarafından yasaklanan indie rock yapma sevdalarını ve Hamed’in onları yurt dışına göndermek için elinden geleni yapmasını hareketli ve gerilimli bir belgesel estetiğiyle anlatır.

Kimsenin İran Kedilerinden Haberi Yok filmini, Gobadi sinemasının sınırlardan uzaklaşıp farklı bir ‘yeraltı’na girdiğinin ilk işareti olarak da görebiliriz. Bu yeraltından İran rejimine karşı müzik yapmaktan vazgeçmeyen Rana Farhan, Hichkas, Take It Easy Hospital, Mirza, Shervin Najafian’ın güçlü sesi yükselir; ve Gobadi ister bir sınır köyünde olsun isterse Tahran’ın yeraltı dünyasında, hayata ve iktidara karşı hüzünlü ve yorgun bir biçimde direnenlerin sesine kulaklarını asla tıkamayacağını bir kez daha gösterir.

Yazıda kullanılan fotoğraflar: www.mijfilm.com

Sinan Yusufoğlu

sinan.yusufoglu@gmail.com

(Bu yazı Yer Gösterici Sinema Dergisi’nin 2012 Ekim sayısında yayınlanmıştır.)

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5