Körfez (2017): Kokuyu Alıyor Musun?

Adana Film Festivali’ndeki gösterimin ardından seyirciyi ikiye bölerek pek çok tartışma yarattı Körfez, tartışmanın etrafında döndüğü kelimeler tabii ki yine “anlamsız, anlamadık, hiçbir şey anlatmıyor, anlatamamış” minvalindeydi. Yer yer sürreelleşen duyusal estetiğiyle duru bir anlatı kuran Körfez’in “anlamı” üzerinden ilerleyen tartışmalar, geçen sene bu sefer de absürt estetiği üzerinden benzer eleştiriler alan Albüm’ü de hatırlatmadı değil. Formunu ve karakterini tamamen duyular üzerinden tasarlayan ve belki de bunun ötesinde bir söz söylemeye kalkışmayan, gerektiği yerde sözünü sadece “hissettiren”, sakin, alçakgönüllü ve tıpkı ana karakteri Selim gibi bile isteye çekingen bir film Körfez. Her ne kadar körfezden yayılan koku filmin merkezinde yer alsa da, tüm duyuların her ana ve ayrıntıya sindiği, Lucretia Martel’in duyusal sinemasını, özellikle de La Cienega’sını andıran yoğun bir hissi var filmin. Ne yazık ki ağır basan koku duyusu/teması filmin laneti oluyor. Son dönem Türkiye sinemasında Tepenin Ardı, Abluka, Sarmaşık ve Kaygı gibi hissini ve metaforunu/alegorisini sağlam politik/eleştirel bir zemin üzerine oturmuş filmlerin yarattığı izleğin azizliğine uğruyor. Koku, Kaygı’nın ısınan duvarları, Abluka’nın yanan çöp kutuları, Sarmaşık’ın salyangozları ile aynı yerden okunuyor: “Bu memleket kokuyor, bu memleket çürümüş.” Halbuki bu filmlerin yarattığı sinemasal hafızadan bağımsız bakıldığında kokunun bir metafor olduğundan bile emin olamıyoruz, koku sadece koku olamaz mı gerçekten? Körfezden gelen pis bir koku, ötesi açıklanamayan bir mit olamaz mı? Tüm estetiğini ve sinemasını bildiğimiz anlamdaki gerçeklikten kopmak üzerine kuran bu filme bir masal muamelesi yapamaz mıyız mesela? “Bir varmış bir yokmuş, İzmir adında bir yerde tüm şehri pis bir koku sarmış.” cümlesi fazla mı olur Körfez’i özetlemek istesek? İlla ki bir anlam arıyorsak -ki ne olursa olsun arıyoruz- mitin ne anlattığından çok, insanların bu açıklanamayan mitle kurduğu ilişkiye ve ana karakterin mitin etkisi ile geçirdiği dönüşüme bakmak gerek belki de.

Selim adında bir karakterin İzmir’e, ailesinin yanına dönüşü ile başlıyor film. Ara ara ipuçları alsak da Selim’in geçmişi de, neden döndüğü de, kim olduğu da aynı kokunu kendisi kadar açıklanamaz ve muğlak. Bu dönüş fikrinde biraz yeniden doğuş, bir yeniden uyanış ihtimali de var gibi, o yüzden Selim uyurken açılıyor film. Otobüs mola verince bir anda uyanıyor. Sonrasında ise Selim’i dinlenme tesislerinin kitsch nesnelerine sanki ilk defa görüyormuş gibi baktığını görüyoruz. Elini Antik Yunan’dan kalma gibi duran bir fal okuma makinesine sokuyor, “Gelecek elinizde” diyor katı bir ses. Bu hem Selim’in, hem de filmin geleceğindeki belirsizliğin, rastgeleliğin ve biraz da absürtlüğün bir habercisi gibi. Gerçekten de mitolojik bir hikayenin kahini bu makine. İfadesiz, meraksız, kayıtsız Selim, yanıbaşında beliren yaşlı bir kadına fal baktırması için yardım ederken ilk defa gülümsüyor. Açılış sahneleri filmin ruhunu yansıtır denmesi boşa değil, film tam da kabuğundan absürt bir koku sayesinde çıkan Selim’in “başkalarıyla beraber”ken kayıtsızlığını nasıl yıktığını, arzularını nasıl yeniden keşfettiğini ve gülümsediğini anlatıyor biraz da.

Selim koku ortaya çıkana kadar sanki uyuşmuş, hissiz ve karaktersiz gibi. Geçmişini kelimenin tam anlamıyla bodrum katına “gömmüş” bir şekilde, oradan oraya sürükleniyor. Annesi gel şuraya gidelim diyor, gidiyor, eski bir arkadaşı denize girelim diyor, tamam diyor, aniden karşısında çıkan askerlik arkadaşı Cihan’ın enerjisi ise dengesini toptan allak bullak ediyor. Selim’in yüzünde sürekli ne yapacağını bilemeyen, belki umursamayan, belki de hafızasını yitirmiş gibi bir ifade var. Cihan’ı hatırlayamaması belki ondan. Biraz da yeniden doğmanın getirdiği bir şaşkınlık ve dünyayı tanıma, etrafa alışma hali belki de. Hisleri, duyu organları sanki yeni yeni gelişiyor, sanki nereden geldiyse ve başına ne geldiyse kayıtsızlaştırmış Selim’i, arzularını yitirtmiş gibi. Uyuyor, uyanıyor, geziyor, izliyor, dinliyor, sevişiyor ama sanki hiç durmayan bir asansördeymişiz gibi bir ses efektiyle ekranda beliren günler geçmek bilmiyor.

Tanker kazası ve ardından tüm şehre yayılan koku ise Selim’i yavaş yavaş uyandırıyor. Pis ya da değil, önemli olan kokunun keskinliği, sanki Selim’in suratına çarpıyor bu koku. Gitgide boşalan şehir ona kalıyor, çocuklarla top oynuyor, gülüşüyor, kendilerine küçük ütopik bir komün kurmuş olan Cihan ve arkadaşlarıyla daha da yakınlaşıyor. Kokuyla beraber yer altından balçık çıkması tesadüf değil. Balçık yoğunluğu ve sarıp sarmalama gücüyle yoğun körfez kokusunun katı hali sanki. Selim bodrumdan çıkan balçığa elliyor ve gülümsüyor. Ne kokudan korunmak için maske takıyor, ne balçıktan tiksiniyor, hatta bir sahnede kendini balçığın içinde gömülü buluyor. “Memleket çürüdüğünden kokmuyor” da sanki kendini hatırlatıyor, kalıbına sığamıyor, taşıyor, fışkırıyor. Fışkıran bu “aşırılık” doğa değil, doğanın intikamı da değil, çünkü balçık da koku da sentetikle doğalın birer karışımı aslında. Tıpkı makineden fal bakan ve elektronik bir sesle konuşan Antik Yunan heykeli gibi melez formlar ikisi de, eskiyle yeninin, doğalla yapayın, estetikle bayağının, temizle kirlinin karışımı sanki. Öte yandan, film kokuyu ya da balçığı asla bir tehdit unsuru olarak da göstermiyor, insanlar panik yapıp maske de taksa, olağanüstü hal de ilan edilse, herkes şehri terk de etse, bu bildiğimiz anlamıyla bir post-apokaliptik hikayeye dönüşmüyor. Kimsenin zarar görmemesi bir yana, şehir sessiz ve huzurlu bir hale bürünüyor. Selim’in babasının atölyesinde çalışan işçiler örneğin, ilk gördüğümüzde kulaklarını odunlara yaslamış bir şeyler “duymaya” çalışırken, koku ile beraber Selimlerin evine yerleşiyor, hep beraber yaşamaya başlıyorlar.

Film olağan/gündelik olan ile “olağanüstü” olan arasındaki farkı yok ediyor ve bu kavramları birbirinin içine geçiriyor. Koku, felaket, ya da kıyametin varlığı olağanı olağanüstüne çevirmiyor, tam tersine, her şey farklı bir düzene evrilerek devam ediyor. İnsanlar yine konuşuyor, gülüyor, eğleniyor, yaşıyorlar. Bir felaket, bir “olay”, ya da tarihte bir “çatlak”, beklendiği üzere her şeyi altüst etmiyor. Tarih ara ara kırılıyor, ama bu kırılma anlarına büyük adlar veren, maskelerimizi takarak felaketçilik oynayan da biziz gibi sanki. Öte yandan, hikayesi yıllar önce ortaya çıkmış bir filmin, aylardır içinde bulunduğumuz “Olağanüstü Hal”e denk gelmesi ise sanatçının kehaneti/öngörüsü olsa gerek. Körfez, hayatı bir anlığında durduruyor ve dinleyin, koklayın, dokunun diyor sanki. Bir zamanlar İzmir adında bir yerde tüm şehri bir koku sarmış. Sonra Selim adında bir adam kokuya inat üstüne bir de kendi eşyalarını yakmış. Ateş ve ateşin sıcaklığı, kokusu ve hissi ardında büyülenmiş gibi duran Selim, belki sadece sıcağı hissetmek için, belki yüklerinden ve geçmişinden kurtulmak için, belki hiçbir şey eskisi gibi “olağan”laşmasın diye.

Aslı Ildır
asliildir@gmail.com

***

YönetmenEmre Yeksan
Senaryo: Emre Yeksan, Ahmet . Büke
Oyuncular: Ulaş Tuna Astepe, Ahmet Melih Yılmaz, Serpil Gül, Merve Dizdar
Yapım: Türkiye, Almanya, Yunanistan
Süre: 100’

 

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5