Kelebekler (2018): Sorunlu Yolculuk

Türkiye gibi coğrafi ve sosyolojik olarak Doğu ile Batı, modern ile geleneksel, şehir ile taşra arasında sıkışıp kalmış bir ülkenin sinemasında, bu karşıtlıkları dert edinen filmlerin sıklıkla görülmesi gayet anlaşılır bir durum. Türkiye sineması, hemen hemen evresinde kaynağını bu çatışmalardan alan öykülere sahne olmuştur. Daha erken dönemde köyden ya da taşradan, şehre göçen bireylerin hikâyeleri perdede kendine yer bulurken, sonrasında, özellikle 90’lı yıllardan itibaren şehirden taşraya dönerek onun simgelediği kökenle, özle, geçmişle yüzleşme anlatılarının yoğunluğu göze çarpar. Kuşağından yönetmenlerin daha çok şehirli filmlere yöneldiği bir dönemde Tolga Karaçelik, üçüncü uzun metrajlı filmi Kelebekler’de üç şehirli kardeşin geçmişlerindeki bir travmayla yüzleşmek üzere doğdukları köye dönüşlerini ele alıyor. Şehir-taşra ikileminin bireysel olanın toplumsal alana genişleme, buradan hareketle de daha geniş kapsamlı bir fikir üretebilme adına sunduğu olanaklarla ilgilenmeyen Karaçelik, filmin odağını en başından itibaren üç ana karakterin aile dramasında, bireysel seviyede tutuyor.

Filmin merkezindeki kardeşlerin üçü de yaşamlarında başarılı olamamış, hem özel hayatlarında hem de mesleki anlamda tatmine ulaşamamış kişiler olarak resmediliyor. Küçük kardeş Suzan, sürdürmekte olduğu anaokulu öğretmenliği mesleğine yabancılaşmış, kendini ve işini her şeyden fazla önemsemeyen eşiyle olan ilişkisini noktalamak isteyen ama ayrılık talebini dâhi yeterince güçlü bir şekilde dile getiremeyen bir genç kadın. Benzerlerinin birçok kez yaşandığını tahmin edebildiğimiz bir akşam yemeği esnasında kendini umursamayan eşine ayrılma talebini açıklamakla uğraşıp bunu başaramazken, büyük ağabeyi Cemal’den gelen bir telefon Suzan’ın bu hayattan kopuşunun katalizörü oluyor. Almanya’ya yerleşmiş, protesto ettiği hükümetin yanlış politikaları sebebiyle uzaya bir türlü gidemeyen bir astronot olan Cemal’in de bu aramayı yapmasının sebebi otuz yıldır görmediği babasından gelen bir çağrı. Babaları Cemal’den kardeşlerini de alıp yaşadıkları köye gelmesini istiyor.

Geçmişinden kaçmak için başka bir ülkeye yerleşmekle yetinmeyip, bu gezegenden de uzaklaşmaya çalışan büyük ağabey Cemal, Suzan’la birlikte köylerine doğru yapacakları bu yolculuğun kadrosunu tamamlamak amacıyla ortanca kardeşleri Kenan’ın kapısına dayanıyorlar. İkinci sınıf televizyon dizilerinde ancak yan rollerde iş bulabilmiş, hâli hazırda komik olması amaçlanan ama genellikle bunu başaramayan videolarda seslendirme yapan Kenan’nın da zor da olsa ikna edilmesiyle Kelebekler’in ana izleği inşa oluyor. Senelerdir haber almadığı babasından gelen çağrıya karşı koyamayan Cemal, parçalanmış ailesinin yokluğunu çoktan özümsemiş, bir onarım çabasının nafile olacağını düşünen Kenan ve mevcut hayatından kaçmak için fırsat kollayan, yaşı itibariyle çocukluğunda dâhi aile yaşantısını deneyimleyememiş Suzan köylerine doğru yola çıkıyorlar. Aile kurumuna üç farklı bakışı yansıtan karakterin oluşturduğu bu kurulum, özünde çok tanıdık ya da şematik görünmesinin ötesinde sorun taşımamakla birlikte Karaçelik’in anlatmak istediği aile draması için işlevsel görünüyor. Lâkin komedi ve dram dengesi tutturulmaya çalışılarak süren bu yolculuğun ardından köye ulaşıldığında Kelebekler’in kurmak istediği atmosferin yapısal sorunları ortaya çıkmaya başlıyor.

Üç kardeşin çıktıkları yolculuk sonunda kendilerini çağıran babalarıyla otuz yılın ardından yeniden görüşmek için ulaştıkları köyü alabildiğine absürt mekân olarak kurguluyor Karaçelik. Yönetmen, patlayan tavuklar, köyün uzay bilimlerine meraklı, agnostik imamı gibi eklemelerle bu absürt tonu köpürtürken filmi de absürt bir kara komediye evriltmeye çalışıyor. Fakat absürdün tam olarak ne olduğuyla ilgili bir kafa karışıklığı var Kelebekler’in. Odağına bir aileyi alan ve bu odağın dışına neredeyse hiç çıkmayan bir film olan Kelebekler’in içinde barındırdığı hemen hemen tüm absürt öğeler, ailenin ve onu oluşturan bireylerin dışında kalanlardan, köyde yaşananlardan, köy ahalisinden ileri geliyor. Ve işin ilginç yani şu ki, köyün yaşanan olayların mekânı olmak dışında filmin temel dramatik yapısında hiçbir önemi yok. Yani ne kardeşlerin küçükken yaşadıkları travmatik olayda, ne de otuz yıl sonra döndüklerinde aile içinde yaşanan yüzleşmede herhangi bir payı var köyün.

Tüm öykü başka şehirlerde hayatlarına devam eden kardeşlerin, çocukluklarını yaşadıkları İzmir’e dönüşü üzerinden aynı akışı takip etmeseydi de filmin temel taşları yerli yerinde kalacaktı. Yüzleşme mekânı olarak köyün, taşranın tercih edilmesi karakterler üzerinden bir fikir ortaya koymuyor. Fakat absürt denilen olgu, doğrudan bireyin, insanın içinde yaşadığı, içsel ikilemden doğar. İnsan hayatın ne denli manasız, içi boş bir deneyim olduğunu kanıksayıp, buna karşın yine de hayata devam etmesiyle ilgilidir. Cemal’in uzaya gidemeyen bir astronot olmasının bu anlamda filmin absürt tonuna olumlu katkı yaptığı söylenebilir. Fakat bunun dışında kalan patlayan tavuklar da, agnostik imam da, nüktedan muhtar da sadece filmin anlatısında bir yer kaplamayan köyün kendisiyle ilgili.

Karaçelik anlatısını sadece üç kardeşin ve ebeveynlerin arasında sıkıştırdıkça, köyle temel çatışmanın arasında herhangi bir bağ kurmayınca tüm bu absürt olması hedeflenen eklentiler, filmin içine serpiştirilmiş gülmece unsurları olmanın ötesine geçemiyor. Şayet Karaçelik, absürt dilini köy imamı, muhtar, köy meydanında gezinen tavuklar gibi doğrudan mekânla bağlantılı öğeler üzerinden kurarken filmin anlattığı aile çatışması üzerinden köye, taşraya dair ya da mekânın yaşananlar üzerindeki etkisiyle ilgili bir fikir üretmeye niyetlenseydi tutarlı bir omurgaya sahip olabilirdi Kelebekler. Fakat mevcut hâliyle koyu dramatik sahnelerin arasına iliştirilmiş gülmece sahnelerinin bir kolajı gibi görünüyor.

Filmin absürde yaklaşımı böyle sorunluyken bu kavramdan yola çıkılarak kurulmak istenen kara komedi atmosferi de olumlu sonuç vermiyor. Yukarıda bahsettiğim sebeplerden ötürü filmin belirli bir tonu ya da hissi oluşamıyor bir türlü. İyi bir kara komedinin talep ettiği, filmin her anına sirayet etmiş baskın bir hissiyat Kelebekler’de bulunmuyor. Bu film bol bol hüzünlendirmeyi, bol bol da güldürmeyi hedefliyor. Ama bu sonucu bütünlüklü bir yapıyla değil, birbiriyle organik bağ kuramamış, yürek dağlayan ve kahkaha attıran sahnelerin birbirleri ardına montajlanmasıyla elde etmeye çalışıyor.

Uyandırmayı hedeflediği duygular itibarıyla uçlarda gezinen bu anlatı tercihi farklı bir deneyim vadediyor olmasıyla pekâlâ birçok seyirciye cazip geliyor olabilir. Ama bu Kelebekler’in bütünlükten yoksun, uçucu ve savruk bir sinema dili ürettiği gerçeğini değiştirmiyor. Gerektiğinde “manidar” şarkılara yer vererek, gerektiğinde de basit dramatik numaralara başvurarak (Kenan’ın uyuduğunu düşündüğü ama aslında uyumayan Suzan’a geçmişten bahsettiği sahneyi hatırlayalım) hüzün duygusuna oynayan, filmin geneline bir katkısı olmasa da güldürme potansiyeli taşıyan şakalarla güldürmeyi başaran Kelebekler’in bu özellikleriyle kitleler tarafından sahipleniyor olması anlaşılabilir. Ama Sundance’de ödüle uzandığından beri yarattığı heyecanın karşılığını ne kadar güçlü bir sinemayla verdiğini de tartışmak gerekli.

Güvenç Atsüren
twitter

***

Yönetmen: Tolga Karaçelik
Senaryo: Tolga Karaçelik
Oyuncular: Tolga Tekin, Bartu Küçükçağlayan, Tugce Altuğ, Serkan Keskin
Yapım: Türkiye, 2018
Süre: 117′

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5