Flawless (2007): Kekremsi Filmler

Bazı filmler vardır, konularında yer alan bazı temalarla birlikte sadece ifade ettikleri biçim veya olgu üzerinden bile vitrinden ilgi çekerler. Göz ucuyla oyuncu ve reji kadrosuna bakıldığında, insanı memnuniyete itecek isimlerle karşılaşmak mümkündür. Filmin yer aldığı janrın bizzat kendisi bile bazı filmleri ön plana çıkarmaya yeter. Bu tür filmlerin bir kısmı zaten kendi içindeki cevherin farkındadır ve işini bilen bir yönetmenin elinde “iyi” filme dönüşür. Diğer bir kısım ise dramatik ve hazin bir finali yaşar. Seyirci filme dudak büker, eleştirmen kalemini kırar, kısa bir zaman içinde unutulur gider. Ben bu diğer sınıfta kalan filmlere “kekremsi filmler” demeyi uygun buluyorum. Çünkü bu tür filmleri izledikten sonra insanın zihninde kekremsi bir tat kalıyor, film iyi ile kötünün savaşında sanki arafta kalıyor.

Michael Radford yönetmenliğinde 2007 yılında karşımıza çıkan Flawless, tam da bu nitelemeye uygun bir yapıt. Filmden önce yönetmenine bakalım. Radford, özellikle 1984 ve Il Postino adlı eserleriyle dünya sinema tarihinde ismini akıllara kazımayı başarmış bir yönetmen. Özellikle 1984, en iyi film seçkilerinde ve kült filmler mertebesinde her zaman kendisine yer bulmayı başaran müthiş bir prestij kaynağı. Il Postino ise Akademi ödüllerini 1995 yılında silip süpüren, romantik filmler serisinin en önemli referans kaynaklarından birisi olmuş bir eser. Yani kısaca şunu demek mümkün, bir tarafta negatif ütopyanın en ücra filmlerinden birisi 1984’ü diğer tarafta ise doğrudan sinemanın merkezi hissiyatına seslenen, romantizmin ta köküne kadar giren Il Postino’yu da yöneten aynı adam ve zamanında ikisinde de başarıyı yakalamış.

Filmin oyuncu kadrosu ise ayrı bir paragrafı hak ediyor. Son dönemlerde oyunculuğundan çok özel hayatı ve sanal dünyayı kullanış biçimiyle öne çıkan ama beyazperdeye en çok yakışan güzelliklerden birisi olan Demi Moore,  1950 yılından beri sinemanın içinde yer alan ve 150’yi aşkın filmde seyirciyi selamlayan efsane isim Michael Caine, Fransa topraklarının yedinci sanata hediyesi ve karakter oyunculuğunda her daim söz sahibi denebilecek Lambert Wilson filmin en önemli rollerini üstleniyor.

Film, ait olduğu alt türle de aslında maça galip başlıyor. Suç filmlerinin ve özellikle alt türü olan soygun filmlerinin doğrudan zekaya hitap ediyor olmaları, keskin dönüşlere elverişli senaryolara zemin hazırlamaları, seyircide tatmin yaratacak keskin bir iyi ve kötü ayrımına ve bu güçlerin savaşının sahnelenmesine imkan tanıması ve daha birçok özellik soygun filmlerini seyirci için cazip kılar. Flawless, hikaye kurgusu ve ortamıyla bu bahsini ettiğimiz tüm olanaklara sahip duruyor.

Maç spikeri edasıyla söylemek gerekirse; zemin mükemmel, takımlarda üt düzey oyuncular var, hava günlük güneşlik, tribünler tıklım tıklım ama bu maçta neden gol olmamış? Hakemde mi problem var, teknik direktör taktik hatası mı yapmış yoksa futbol ilahlarının tatlı canları mı istememiş?

Bu konuda birden fazla kötü etkenin rol aldığını ve bu etkenlerin birleşimi sonucunda ortaya kekremsi bir film çıktığını söyleyebiliriz. O kekremsi tarafları yazmadan önce yiğidin de hakkını teslim etmemiz gereken bazı noktaları es geçmeyelim. Flawless, anlattığı hikaye dolayısıyla bir dönem filmi. 1960’lı yıllarda Londra’da geçen filmin sanat ve görüntü yönetmenliği çok başarılı. Döneme uygun kostüm ve mekan tasarımları tek kelimeyle enfes. Özellikle geniş plan çekimlerde filmin büyük bir kısmının geçtiği şirket içi görüntüler, seyircide klostrofobik etki yaratmıyor. Dönemin ruhuna sirayet eden sigara kullanımı da filme oldukça iyi yedirilmiş. Moore’un filmde Amerikalı bir karakteri canlandırması da olası aksan kaymalarının ve hatalarının önüne geçmek için yapılmış bilinçli bir seçim gibi duruyor. Oyunculuklara baktığımızda kadronun vasatın ütü bir performans sergilediğini ve sırıtmadığını da rahatlıkla söylemek mümkün.

Bütün bu iyi yanların yanında, şimdi de filmi arafta bırakan o kekremsi tatları yazmanın zamanı geldi. Yönetmen Michael Radford, öykünün içerdiği birçok potansiyeli ve alt metin okumaya imkan tanıyacak belli başlı mevzuları sadece filminde bir araç olarak kullanmayı yeğlemiş. Demi Moore’un canlandırdığı Laura Quinn isimli karakter, söz konusu şirkette üst düzey çalışan tek kadın olarak ön plana çıkıyor. Sürekli hakkı yenen, terfisini alamayan Quinn’in 1960 yılının iş dünyasındaki yalnızlığı ve bu yalnızlığa yönelik verdiği savaş yeteri kadar betimlenmemiş.  Tokat yiyince diğer yanağını dönen, şirketteki bir hizmetlinin tahakkümü altına girmeden önce herhangi bir direnişte bulunmayan, çabuk pes eden zayıf bir karakter olarak lanse ediliyor. Fakat öte yandan bu zayıf ve kırılgan karakterin 15 yıl boyunca şirkette üst düzey konumunu nasıl koruyabildiği ve yine filmden öğrendiğimiz kadarıyla okul yıllarında Oxford’da nasıl fark yaratan bir öğrenci olup da iş hayatında bu kadar silik kalabildiği ayrı bir muamma konusu. Yani daha en baştan, filmin merkezinde yer alan kadın figürün altı doldurulmamış. Senaryo, Laura Quinn karakterini yaratırken kendi içinde tezatlar oluşturmuş ve bu durum seyirciyle ana karakter arasında bağlantı kurmasını zorlaştırmış.

Filmde rastlanan diğer bir eksiklik ise keşfedildiği ilk günden bu yana insanlığa kan, gözyaşı ve savaş dışında başka bir şey getirmeyen elmasın o çok katmanlı hikayesini bir türlü seyirciye aktarmıyor olması göze çarpıyor. Dünyanın işlenmemiş elmaslarının toplandığı, merkezi oluşturan bir alanda geçen bir hikayede söz konusu elmasları basit bir hırsızlık materyali olarak kullanmak, filmin sahip olduğu yüksek potansiyele hakaret manasını taşıyor. Özellikle filmin ikinci bölümünde adli vaka meydana geldikten sonra şirketin olaya karşı takındığı tavır ve bunun yansımaları sadece sigorta şirketi ve servet sahipleri açısından ele alınmış. Tam da bu noktada filmin genel dinamizmine zarar vermeyecek şekilde hadiseye birçok açıdan bakabilme şansı değerlendirilmemiş. Öte yandan, 15 yıllık vefakar ve cefakar Quinn’in işten çıkarılmasına sebep olarak öne sürülen mazeretin film boyunca altının doldurulmaması da hikayenin en keskin dönüş noktasının zayıf kalmasına sebep olmuş.   Bütün bu eksiklikler, hiçbir zaman düşüş yaşamaması gereken bir suç sineması örneğinin tempo kaybetmesine ve seyirciyle arasındaki görünmez bağın hasar görmesine neden oluyor.

Bütün bunların üstüne filmin ağızda ve zihinde hoş bir tat bırakmamasının en yoğun olarak son beş dakikada yaşandığını da eklemek gerekiyor. Demi Moore’un filmin en başında ve sonunda gözüken yaşlanmış hali son derece kötü bir makyajla yapılmış. Anlattığı hikayenin devamına tuz biber eken Rahibe Teresa maceraları, kuruşu kuruşuna hesaba yatan 100 milyon sterlin gibi konular filmin bir buçuk saat boyunca kotarmaya çalıştığı sade, basit ve inandırıcı soygun öyküsünü adeta katletmiş.

Bütün bu hengamenin sonucunda da Flawless; referansı çok güçlü yönetmenine, güçlü sanat ve görüntü yönetimine, üst düzey oyuncu kadrosuna, dönemin ruhunu yansıtan müzikleri ve mimarisine rağmen senaryonun temel zaafları ve yönetmenin dikkat dağınıklığı yüzünden çok iyi bir klasik olabilecekken kekremsi bir film olarak arşivimize girmekle yetiniyor.

Not: Yazı jokond tarafından yazılmıştır.

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5