Kayıp Şehir (2012): Bulmak Mümkün Yaşamak Zor

Fatma Onat
Fatma Onat
16 Eylül 2012

İnsana en tepeden bakan bu şehir, diptekilere had bildirmek hevesiyle yanıp tutuşurken, üstüne basıp geçtiklerinin hesabını bile tutamıyor. Kayıp Şehir, bu hesapsızlığın altını çizmeye çalışan yeni bir televizyon dizisi. 

Bi duyduk ki kalemi pek güzel kullanan birkaç iyi adam televizyon işine girmiş. Yazıyla verdikleri sesi bi de ekrana taşımışlar. Okuduk ki; kıyıda kalmışların, şanslarıyla oynanmışların, tenezzülün dışında kalmışların, büyülü şehrin merkezinde karantinaya alınmışların öyküsünü ekrandan anlatacaklar. Dedik dinleriz. İlk bölümü oturduk izledik. Yıldırım Türker, Murat Uyurkulak ve güçlü bir yazı ekibinin (Seray Şahiner, Hakan Bıçakçı, Leyla Olça) ekran sesini duyduk. Duyduğumuz ses çok da hoşumuza gitmedi. Bu da dizinin fena başlamadığının bir göstergesi. Çünkü anlatılan durumlar bir dizi senaryosundan çok, pek de hoşa gitmeyen yanı başımızdaki dramatik hikâyeler.

Geniş ailede oynamak zor

Yapım belki de bir farklılık yaratmak adına merkezine Karadenizli bir aileyi almakta. Daha iyi bir hayat ümidi ve çokça tedirginliğiyle İstanbul’a göçmüş Trabzonlu bir aile, ailenin iş arayan fertleri, çocuklarını birada tutmaya çalışan anne (Nazan Kesal) ve memleketinden zorla koparılma mahzunluğu ve sükuneti yaşayan bir dede (Ahmet Mekin). Bu çoklu karakter yapısı içinde oyunculukların öznel hamleleri çok önemli. Her biri kendi varoluşuyla, kabiliyetiyle karakteri biricikleştirmek durumunda ki birkaç bölüme kadar performansların karakter ruhuna yerleşikliğini net biçimde görmek mümkün olacaktır. İlker Kaleli ve Gökçe Bahadır’ın performansı bu işin altından pek iyi kalkacaklarını göstermekte. İrfan karakterinin çizdiği tipoloji iticilik ve sempatiklik arasında iki duyguyu hemen vermeyi başarırken Aysel, hasarlı hayatlar içinde bir tek başınalık, güzellik, belki umut, çoğu kez de bir tekinsizlik duygusu yaratan apartman sakini olarak etki bırakacak gibi. Diğer karakterlere bakıldığında hepsine sıra gelecek duygusu var. Sanki yedek kulübesinde bekleyen iyi sporcular gibi oyuna dahil olmak için hikaye akışı içinde bir bekleme süreçleri olacaktır.  Bütün oyunculuklar için zaman gerekse de ilk bölüm performansları için Mekin’in ve Kesal’ın meziyetine ve belki de deneyimlerine bir övgü sunmalı. Portre çizmek için çok da zamana ihtiyaçları yokmuşçasına yaptılar girizgâhlarını.

Çerçeveyi doldurmak gerek

Öykünün zemini gerçek ve kuvvetli fakat iş resmetmeye gelince durumlar biraz farklılaşıyor. Varolanı çarpıcı hale getirme zorunluluğu çoğu yapımda etkili gerçeklikten koparıyor durumları. Resmedilen şeyler bazen karikatürize bazen kurgu abartısıyla mana değiştirebiliyor. Bu dizi de böyle hassas bir çizgi üzerinde. (Bu hassasiyet hayat için de söz konusu. Bu ilk bölümdeki eşik sahnesi buna güzel bir örnek. Yaşadığı daireyi tanıdık ve düzenli hale getirmeye çalışan annenin gece vakti apartman eşiğinde durup pek de tanımadığı bir hayata bakması anlatılmak istenene dair etkileyici bir sahne.) Söz konusu olan sosyal bir gerçeklikken, kullanılan mekân bu hikayelerin çok daha ağırına ev sahipliği yapmışken, yan unsurlar translara, etnik kimliklere, torbacılara, öğrencilere, mültecilere, kan davalılara, bembeyaz tülbentleriyle kapı ağızlarında oturmuş mis gibi teyzelere, avucu kına kokan insanlara uzanacakken çizilen durumları çok iyi belirlemek ve ekrana taşımak gerekiyor. Bu noktada Tomris Giritlioğlu ve yönetmen Cevdet Mercan’a çok iş düşmekte.

Zemine dikkatli basmalı

Bir de Tarlabaşı’nın değişen yüzü var elbette. Dönüşüm planlarının şehir merkezlerinden uzak diyarlara insan kusturduğu bir dönemde, bu boşaltılan alanlara yeni yerleşen aile portreleri hikâyenin günümüze oturtulan yapısı içinde biraz yapay kalmakta. Tabii mekansal atmosferin dramatik yapı için sembolik bir alan olduğu düşünüldüğünde bu durum çok da büyük bir handikap olmayabilir. Sonuçta kente zorunlu göç hallerinde insan çeken yoksul mahallelerin portresi olarak genellenebilecek bir mekânsallık bu. Bir de müzik kullanımında diziyi desteklemeyen hatta duygusunu kaydıran bir durum var sanki. Henüz ortak bir ritim oluşmamış gibi. Gerçek anlamda dramatik zeminin bu kadar güçlü olduğu bir yerde yapaylığa kredi vermek pek mümkün olmayacağından gerçek konuları işlerken dönüştürmek de önemli. Adı çokça çıkmaza karşılık gelen hayatlar içinde bir çıkış yolunun mümkün olabileceğine dair didaktik olmayan bir dönüştürücülük bu söz ettiğim. “Ölmüyorsak yaşayacağız” çıkışlı bir dönüşüm belki de. O koşullara maruz kalmış olanların çatısının altından da hayat çıktığını göstermek. O insanlara bakıp “Böyle de hayat olur mu?” diye şaşıranlara hayatın refahla dost sayılamayacağını biraz da olsa anlatabilmek. Bir dizi bunları yapar mı? Bilmiyorum, göreceğiz.