Kaybedenler Kulübü (2011): Pompaya Devam

Arda Gulyan
Arda Gulyan
25 Mart 2011

Koltuk tepelerinde Kent Fm’in daha iyi çektiği bir noktayı bulabilmek için debelenen, o liseye yeni başlamış çocuk benim için hala fazlasıyla tanıdık. Altıkırkbeş’in kitaplarını değiş tokuş ettiğimiz, sarhoş yaz gecelerinde koy koy koy diyerek sendelediğimiz günler. İskender’in lağım faresi, tequila city ve altın zamanlar listesi ama illa ki Kaybedenler Kulübü. Mete ve Kaan, eminim ki her şeyden habersiz bir kuşağın müzik zevkini belirlerken, hayatın karşısına hiç alışık olmadığımız bir biçimde durup dikilmenin mümkünlerini de gösteriyordu. Her açıdan değerliydi bizim için.

En son Devrim Arabaları’yla hiç de fena bir iş çıkarmamış olan Tolga Örnek’in son uzun metrajı, özellikle ortak bir ilgi alanı etrafında toplanmış kişilerce merakla bekleniyordu. Ziggy’nin de dediği gibi bu bir “sevmek ya da sevememek filmi” olacaktı ve bu nedenle bir filmi film yapan çoğu detay büyük ölçüde göz ardı edilecekti. Böyle yapıtlar vardır, bunun bir avantaj mı yoksa dezavantaj mı olduğunu söylemek zor. Tolga Örneğ’in işin en başında, daha sonraları neyle karşılaşacağını az çok tahmin etmiş olduğunu düşünüyorum. Gerçekle çok güçlü bağlar kurmuş bu film kimisi için çok tanıdık ve alışıldıkken kimisi için şimdi ve her zaman yabancı kalmaya mahkûm gözüküyor.

Kaan Çaydamlı ve Mete Avunduk‘un filme fikir aşamasından beri bir nevi danışmanlık yaptığını biliyorduk, bu nedenle senaryo olması gerektiği gibiydi. Müzik seçimleri beklentiyi karşılıyordu ki bu seçimlerin referansını da az çok tahmin edebilirsiniz. Cast olabilecek en iyi cast mıydı bunu bilemiyorum. Underground bir hikâyede Nejat İşler’i görmek beni pek şaşırtmadı, şaşırmak isterdim, yine de Yumurta’dan sonraki en iyi işiydi; Yiğit Özşener ise gayet makul bir oyunculuk çıkarmış ancak yardımcı oyunculuklara ısınabildiğimi söyleyemem. Kimilerince her ne kadar hasretle sarılıp izlenecek bir film olsa da, ilk elden aynı kitlenin önyargı mekanizmasını da uyaracağını söylemek isterim. Bu kritiğin tutucu dili söylemeye çalıştığım şeyin ipucunu veriyordur.

Kaybedenler Kulübü bir radyo macerası olması dışında, Kaan ve Mete’nin gündelik yaşantısı üzerinden, bir yer değiştirmez olan yalnızlığı öne çıkarıyor ya da yalnızlık bizde hazır bulunan karşılığıyla hikâyede kolayca çözülüp ayırt edilen ana tema haline geliyor. Tolga Örnek hiçbir şekilde dramatik yapıyı elden bırakmıyor. Öyle ki bir alt kültür fenomeni neredeyse teknik tutarlılığın kurbanı olmakla karşı karşıya kalıyor.

Ne olursa olsun Kaybedenler Kulübü kötü bir film değil. Filmin hiçbir şekilde bu halinden daha iyi kotarılabileceğine inanmıyorum. Tolga Örnek iyi bir belgeselciyle iyi bir sinemacı olmak arasında, sonunda kendini de tatmin edecek bir noktayı bulmaya çalışıyor gibi. Yeteneğinden kimsenin kuşku duymadığını biliyorum, bir kitle sinemacısı olmadığını, asla olmayacağını düşünüyorum. Kaybedenler Kulübü’nün artık biraz da onun adıyla anılacak olmasından dolayı mutluyum. Ama bu film Örnek adına -Devrim Arabaları’nın ardından- dişe dokunur bir aşama mı, bunu bir kez daha düşünmek gerek diyorum.

 

ardagulyan@gmail.com

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5