Jîn ‘Red Line’

Kaan Karsan
Kaan Karsan
23 Şubat 2013

Öncelikle belirtmeliyim ki bu bir kritik yazısı değil. Jîn hakkındaki kritik yazısı, vakti gelince yine Ekşi Sinema’da yazılacak, okunacak.

Şöyle bir şeyle devam edelim. Uygar Şirin bundan birkaç gün önce Twitter’a şöyle bir şey yazdı: “Arkadaşlar, Jîn’i beğenmediğinizi duyuyorum. Ama sadece duyuyorum. Dergiye, blog’a, twitter’a yazmanızı bekliyorum… Sevgiler.”. Sitemiz yazarlarından Sinan Yusufoğlu ise şunu yazdı: “Jîn’e dair yorumlar; filmin ses tasarımı çok iyiydi, doğa görüntüleri muazzamdı tarzı genelde. Sinema ses ve görüntüden oluşmuyor arkadaşlar.”.

Bu iki alıntı aslında her şeyi anlatıyor gibi ancak yine de somutlaştırayım ki Türkiye’de bazı yönetmenlerin dokunulmazlığı var. Elbette ki bu yönetmenler bu dokunulmazlığı özel bir çabayla, belki de(yahut mutlaka) hak ederek, kazanıyorlar ancak bunun çok da sağlıklı bir kazanım olduğunu düşünmüyorum şahsen.

Jîn’e gelelim… Jîn bir Reha Erdem filmi… Jîn’in her karesinde, her melodisinde Reha Erdem’in imzası var. Görüntü kadar sesi de önemseyen ve kendi sinemasında teknik olarak oldukça dengeli bir anlatım tutturan bir yönetmenin filmi Jîn. Ancak şunu da belirtelim ki Reha Erdem’in kendi takipçilerini belki de ilk kez bu denli şaşırtacağı filmi aynı zamanda.

Reha Erdem, savaşın ortasında kalan ve aslında başroldeki kaybedenlerden biri olan doğaya da önemli bir rol biçtiğini hissettirerek başlıyor filmine. Yüksek çözünürlüklü bir National Geographic belgeseli edasıyla, baş döndürücü bir doğa slideshow’u izliyoruz filmin ilk dakikalarında. Bu başlangıcın orijinalliği özellikle de Terrence Malick’in aynı acıklı ironiyi kullandığı filmi Thin Red Line nedeniyle zaten tartışılabilir; ancak asıl problem bu da değil.

Büyük bir çıkmazın içerisinde olan, aidiyet konusunda büyük problemlerle cebelleşen ve çapraz ateşin orta yerinde kalan Jîn ile tanışıyoruz. Jîn sanki Reha Erdem’in konu hakkında yaşadığı kişisel kafa karışıklığının peliküle dökülmüş hali gibi… Bir planı yok; ancak varmış gibi davranıyor. Sanki bir yere varamayacak; ancak sürekli olarak ilerlemeyi seçiyor. Jîn’in çok cesur birisi olduğunu zannediyoruz; ancak korkaklıklarını ve zaaflarını bizden gizleyemeyen bir karakter olduğunu fark etmemiz pek uzun sürmüyor.

Reha Erdem’in sanki Jîn’de dünyanın kötücüllüğü, doğayla savaşın kontrastı ve arada kalmış bir karakterin kimliksel sıkıntıları dışında söyleyecek bir şeyi yokmuş gibi görünüyor. Zaten bir Kırmızı Başlıklı Kız masalı uyarlamasına kaçması ve ‘büyü’nün noksan olduğu bir büyülü gerçeklik anlatısına başvurması da sanki bu yüzden. Evet, bu dünya, olması gerektiği gibi, oldukça karanlık; ancak tasvirdeki bu kesinlik söylemdeki kesinliği müjdeleyemiyor. Kürt sorunu sanki yalnızca mahallî bir bahane olarak ele alınıyor.

Reha Erdem’in savaşın iki tarafını da memnun edemeyecek filminin büyük sıkıntısı ‘taraf’lardansa ‘tarafsız’lığın(buna arafın öyküsü de diyebiliriz) hikâyesini anlatmasından ileri gelmiyor. Bu öyküyü anlatırken seçtiği yöntemlerden ileri geliyor. Bu nedenle Jîn’in ele aldığı mayınlı konuya karşın Reha Erdem filmografisinin belki de en ‘önemsiz’(bunu ağır bir tabir olarak kullanmaktan kaçınıyorum) filmi olduğunu söyleyebilirim. Sanki filmin ortalarında bir yerlerinde, kendisi de bir hedefi olmadığını fark ediyor gibi… Zaten oyuncu yönetimi ve diyalog yazımındaki kusurlar da bu yüzden sanki.

Reha Erdem filmografisinin en şaşırtıcı filmi olarak Jîn’i işaret etmem de bu yüzden. Reha Erdem belki de ilk kez kolay yollardan gidiyor; derinlik için çok bilindik toprakları kazıyor. Bazı karakterlerden çok hızlı bir şekilde nefret etmemizi sağlıyor; bazılarına ise acilen saygı duymamız gerektiği telkinlerinde bulunuyor. Sınırları çok kesin çiziyor. Şaşırtıcı olan da bu… Tıpkı dört hayvana karşılık gelen dört ‘kötücül’ kurt gibi…

Duymak istediğiniz buysa ben de söyleyeyim. Görüntüler ve sesler harika tabii. Bundan fazlası olsa daha harika olmaz mıydı diye merak etmeli insan ama izlerken. Jîn, pek tabii ki tartışılmayı, üzerinde uzun uzun konuşulmayı hak eden bir film. Hakkında susulmayı hak etmiyor.

Bu yazıda ‘sanki’ kelimesi fazlaca kullanıyor farkındayım. Ancak Jîn, ‘sanki’ böyle bir filmdi.

 

Kaan Karsan

kaankarsan@gmail.com