Jim Jarmusch Dosyası I


Aylin Solakoğlu
14 Ağustos 2011

 

Jim Jarmusch’a beslediğim hayranlık ve kıskançlık hemen hemen ”Down by Law”  filmini izlediğim zamana tekabül eder. Tom Waits ile olan dostluğunu açık seçik her yerde görebildiğimiz Jarmusch’u, sadece bu yüzden kıskanmaya başlamıştım o yıllarda. Zamanla ”ne güzel arkadaşları var bu adamın” söylemim, ”aslında çok iyi filmleri de varmış”-a dönüşmeye başlamıştı. İşte Jarmusch filmlerinin o büyülü kapısından geçtiğimiz o an , bizim artık yeni bir yere ait olduğumuzu da söyler. Çünkü Jarmusch filmleri herkes için; güzel, punkvari, müzik gibi ahenkli, bulmaca gibi çözülmesi gereken bir kareler bütünü olarak gelmez. Genelde dinamik bir yapısı olmadığı, aksiyonun ve çekimlerin amatör olduğundan söz açılıp, bağımsız sinemacı ne de olsa diyerek, bu duruma bağlanır sözde farklılığı.

Sinemaya ilk başladığı yıllardan itibaren Hollywood’un klasik sinema-endüstri ilişkisine karşı gelen, bu çarkın bir dişlisi olmamak için mücadele eden yönetmen, filmlerinin sahip olduğu düşük bütçe ve çoğu zaman bu filmleri kendisinin finanse etmesiyle de bağımsızlığını bir nevi korumuştur. Her ne kadar son yıllardaki filmleri bu bağımsızlıktan payını alamasa da Jarmusch halen amerikan bağımsız sinemacıları arasındaki en önemli isimlerden biri.

Jarmusch’un bu sinema anlayışının nereden geldiğini tahmin etmek ise pek zor değil. Zira kendisi, bir yıllık eğitim için gittiği Paris’te Cinémathéque(sinematek) ‘den çıkmayarak, tüm Avrupa sinemasını ve duayenlerini ezberlemiş. Onlarla büyümüş. Sonuç olarak ortaya Amerikalı Avrupa sinemacısı çıkmış.

Permanent Vacation (1980)

Yönetmenin ilk filmi olan Permanent Vacation, aynı zamanda kendisinin NYU Film School’daki bitirme projesi olarak da bir misyon üstlenmiştir.  İlk filminin, uzun metraj alanındaki ilk çalışması da olması elbet , Jarmusch’un alışılageldik havasına aşina olanlara fazla amatörce ve sıkıcı gelebilir. Lakin ilk filmlerin sahip olduğu; bu amatör ve salt duyguların biraraya getirdiği ruhun,  filme yansıdığını söyleyebiliriz.

Wim Wenders’ten aldığı teknik yardımlar ile filmi tamamlayabilen Jarmusch’un, bitirme projesini beğenmeyen NYU Film School ise; filmi beğenmediği ve bütçesel sorunları olduğunu sebebiyle, diplomasını kendisine vermez. Yıllar sonra Jim Jarmusch adı büyüdükçe ve okul bu adı mezunları arasında kullanmaya başladıkça, bundan rahatsızlığını dile getiren Jarmusch’a diploması ile birlikte 1.50$ gönderilir. Oldukça ironik bir yaklaşım karşısında elbet Jarmusch’unda ironik bir cevabı olur ve bu parayla kendisine bir kahve alır.

1980 yılında, sadece 12.000$ mal olan film, şu zamanlarda kült kategorisinde görülüyor. Durağanlığın ve uzun sahnelerin hakimiyetinde, hareketli kamera ile Allie’nin birkaç gününe ve bu günlerde karşılaştığı pek sıradan olmayan insanlarla arasındaki diyaloglara yoğunlaşan film, arka fondan hiç eksilmeyen rahatsız bir müzik ve film kalitesinin pek de iyi olmamasıyla yer yer bir işkenceye dönüşebiliyor. Diğer taraftan, filmin analizini yaparken aslında bu ilk uzun metrajın, Jarmusch severlere pek çok ipucu verdiğini söylemek gerekir. Zira filmdeki pek çok ayrıntı, bir nevi yönetmenin diğer filmlerinde üzerinde duracağı konulara odaklanmış. Müzik ve edebiyatın sinema ile birleşmesi, komedinin kaçınılmaz olarak diyaloglarda kendine yer bulması ve Jarmusch vari güzellikteki kareler…

 

Stranger Than Paradise (1983)

Cannes Film Festivalinde Caméra d’Or ödülünü kazanmak kaç yönetmene nasip olur? Henüz ikinci uzun metrajlı filmini çekmiş, arada bu film için ön hazırlık mahiyetinde kısasını kameraya alan Jarmusch. Hollywood sinemasının kurallarını ters düz ettiği bu yapım ile oldukça ses getirmişti. Sadece Cannes’tan ödülle dönmek değil, aldığı olumlu eleştiriler ve bağımsız sinemanın bugününe kadar gelen sürecine yaptığı katkı ile Stranger Than Paradise, önemi azımsanmayacak bir yapımdır.

Jamusch’un bu film itibariyle değişmez oyuncusu olan John Lurie (Willie) ve bir diğer karakteri Eddie’nin New York’ta başlayan arkadaşlığının, Eva’nın ortaya çıkmasıyla nasıl bir yol macerasına dönüştüğünü anlatan film, hikayeden çok bu üç karakter arasındaki iletişimi baz alan, karakterlerin hikayeden güçlü olduğu bir başka JJ filmi daha. Zaman kavramının yol ile doğru orantılı olduğu, hatta kameranın hareketsizliğinden dolayı, zamanın öldürüldüğü bir film nasıl bu kadar başarılı olabilir?

Neredeyse pek çok karesinde duyduğumuz Screamin’ Jay Hawkins‘ten ”I put a spell on you” ile siyah-beyaz görüntülerde minimal anlatımını koruyan film, JJ’un bir röportajında dile getirdiği üzere sadece 7.000$ mal olmuş. Düşük bütçesi, henüz tanınmamış oyuncuları, uzun sahneleri ve minumumdaki kamera hareketleriyle, şimdilerde bir JJ klasiği olarak andığımız bu film, sahip olduğu kendine özgü espri anlayışı ile sıkılmadan sonuna kadar izleyenlere güzel bir son vaat ediyor. Şiirselliği gayet güçlü olan filmi, Fransız yeni dalga filmlerine benzetmekte bir zarar görmüyorum, zira benim de en sevdiğim JJ filmlerinden biridir.

 

Down by Law (1986)

”I scream you scream we all scream for ice cream…”

Tom Waits, Roberto Benigni ve John Lurie‘ i aynı filmde izlemek bir sinefil için ayrı bir zevk iken, filmin karakterlerinin ve hikayesinin akış yönüyle film noir havası yakalamış olması da ayrı bir mutluluk kaynağıdır.  JJ’un siyah-beyaz çektiği ikinci filmi olan Down by Law; hapishanede tanışan üç kişinin, gelişen dostluğunu, hapishaneden kaçışlarını kendine konu alan, diyaloglarında yakaladığı mizah, yer yer yaptığı göndermeler ile yönetmenin giderek yükselen başarılı film grafiğinin de bir kanıtı niteliğinde. Her daim, röportajlarında önce karakterleri belirliyorum, hikaye buna göre şekilleniyor diyen Jarmusch, bu filmde de üç ana karakter üzerinden hikayesini geliştiriyor. Filmlerinin birçoğunda dile getirdiği aynı lisanı konuşmadan da anlaşabilen insanların var olabileceği çıkarımı, bu film aracılığıyla Ghost Dog‘a da bir referans oluyor.

Jim Jarmusch’un ilk filmi Parmanent Vacation‘dan itibaren ortaya attığı ama nedense pek çok yerde görmezden gelinen dünya ile ilgili sorunları var. İyi bir JJ izleyiciyseniz, siz de bunu farketmişsinizdir. Bu filminin bile mizahi öğeleri ne kadar yoğun olursa olsun, karakterlerin sahip olduğu dışlanmışlık, sınırın diğer tarafında olma durumu, bir absürtlük içinde karakterin eylemlerine ve sözcüklerine yansır. Toplumun genelinden farklı olduğu için dışlanan lakin o topluma geri dönmek için çabalayan(bazen çabalamayan), naif karakterleri vardır JJ filmlerinin. Kötülükten çok, istemsiz bir şekilde toplum tarafından yaftalanan ve kötü damgası yiyen bu karakterler, iletişim kurmakta zorlanan ve duygularını kolaylıkla açamayan kişilerdir. Özellikle JJ’in pek çok filminde yer alan John Lurie’nin oynadığı karakterlerde bu özelliği görürüz.  Daha sonra üzerinde konuşacağımız Dog Ghost filmi de bu tanıma en çok uyan filmlerden biri. Karakterlerini çoğunlukla özgür bırakan Jarmusch, bu filmde Benigni’ye nasıl istiyorsan öyle oyna diyerek, ortaya doğaçlaması bol sahneler çıkarmış. Hatta bu doğallık filme öyle yansımış ki Benigni ve Nicoletta karakterini canlandıran Braschi filmden sonra evlenmişler.

Sinematografik açıdan diğer filmlerine nazaran oldukça başarılı olan ve işin başında Robby Müller‘in bulunduğu film; slow-moving kamera tekniği ile başarısını sağlıyor. Hatta bu filmin JJ filmografisinde teknik açıdan yaptığı sıçrayışı görmek açısından önemli bir yeri olduğunu düşünmekteyim.

Jim Jarmusch filmografisini izleyip bitirmek kolay olsa da hakkında yazmak zaman alan bir eylem… İlk üç filminden sonra geriye kalan yedi filmini yakın zamanda dosya II adı altında burada yayınlayacağım, bu sırada kendisinin 2012’de yeni bir filminin de vizyona gireceğini söylemekte yarar var. Bir başka JJ dosyasında görüşmek üzere sevgili okuyucu şimdilik, filmlerle kalın.

 

Dosya II‘si de yayınlanmış.

 

Aylin Solakoğlu

http://twitter.com/#!/AylinSol