30 İyi Yönetmen, 30 Kötü Film…

Kaan Karsan
Kaan Karsan
10 Mart 2012

Sinemanın geçmişinden bugüne yolunu çizen büyük yönetmenlerinin de kariyerlerinde unutmak istedikleri filmleri var. İyi yönetmenlerin kötü ve vasat filmlerini 30 maddelik bir listede ‘kişisel bir şekilde’ sıraladım.

Alfred Hitchcock – Under Capricorn (1949)

Tüm filmografisi ele alınarak değerlendirildiğinde Hitchcock’un neredeyse kurmaya sinemasal evrene tamamen ters bir film olan Under Capricorn’un ustanın bunca iyi filmi arasında ne aradığını anlamak ne mümkün… Zaten eldeki hikayenin zayıflığını Hitchcock da fark etmiş olacak ki, filmin stilizasyonuna ve güzeller güzeli oyuncusu Ingrid Bergman’a her zamankinden fazla yükleniyor kendisi. Bir sene önce çektiği ve samimi bir şekilde “kişisel gövde gösterim” olarak nitelediği şaheser Rope’dan sonra, Alfred Bey “bir de şu sinemanın dibini göreyim” demiş olmalı.

John Huston – Beat The Devil (1953)

Sinema gezegenini öncelikli olarak borçlu olduğumuz yönetmenlerden biri olan John Huston’ın The Maltese Falcon, The Treasure of Sierra Madre ve The African Queen gibi ustalık eserlerinden sonra bir de Beat The Devil gibi amatör bir işi var filmografisinde. Hatta üstüne üstlük Huston’un yanında bir de en sevdiği oyuncularından Humphrey Bogart var. “Tanışırlar ve olaylar gelişir…” tadındaki bu komedi-serüven Huston’ın ismiyle beraber hatırlamak istemediğimiz derecede zeka parıltısından yoksun.

Luis Bunuel – Robinson Crusoe (1954)

Bunuel, klasik bir roman anlatısı, sönük bir engebesizlik, üstüne üstlük bir de oyunculuk dalında Oscar adaylığı… İçerisinde Robinson Crusoe’nun rüyaları dışında hiçbir Bunuel’esklik barındırmayan bu uyarlamanın sinemanın anti saflarında yer alan bu yönetmenin virajları hiç eksik olmayan kariyerinde ne işi var? Evet, belki sorgulamayı bırakmalı ve yönetmen sinemasından mezara kadar taviz vermemeye çalışan bu ustanın üstüne fazla gitmemeliyiz. Fakat yine de, Robinson Crusoe’yu es geçmemeliyiz.

John Ford – Donovan’s Reef (1963)

Hollywood nedir deyince başı sonu belli bir cümle kurma arzusundan ziyade isimlerle ilerleme hevesi düşer aklımıza. İşte Hollywood nedir sorusunun cevabı olan yönetmenlerden biri de John Ford’dur ve kariyerindeki onca yaratıcı dokunuştan sonra kotardığı klişeler yumağının adı da Donovan’s Reef’tir. Ford’un kariyerinin son döneminde hafiften ırkçılığa ve kültür emperyalizmine temas ederek çektiği Donovan’s Reef, “boş Hollywood filmi” kalıbının da içini tam olarak doldurmaktadır.

Charlie Chaplin – A Countess from Hong Kong (1967)

Kabul edelim ki bazı isimlerin sinema camiasındaki kredisi sonsuz. İşte bu isimlerden biri de Charlie Chaplin ve elbette ki Chaplin ne yaptıysa kabulümüz. Marlon Brando ve Sophia Loren gibi isimlerin büyük ustanın ellerinde oldukça vasat kompozisyonlar çizdikleri, Chaplin’in ilk ve son renkli filmi “ustanın hüzünlü vedası”ndan çok “ustanın son eğlencesi” tanımının altını daha çok dolduruyor. Filmin gişede çok fena bir şekilde battığını hatırlamak ise yürekleri burkuyor.

Sam Peckinpah –  Convoy (1978)

The Wild Bunch ve Straw Dogs gibi başyapıtlardan sonra Convoy’un jeneriğinde Sam Peckinpah’ın adını görmek, kişinin kendisine “isim benzerliği mi acaba?” sorusunu sormasına neden oluyor. Peckinpah’ın alışılageldik aksiyon kalıplarıyla bayat komedi kalıplarını paslanmış bir potada eritmesi, ne yalan söyleyelim, tatsız tuzsuz bir 110 dakikanın yolunu açıyor. Tırlara ve tır şöförlerine özel ilgi duymayan sinemaseverlerin bu filmi izlemesine dahi gerek yok.

Sidney Lumet – The Wiz (1978)

Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, Sidney Lumet “The Wizard of Oz”u kendince uyarlamış, dört dalda oldukça sıkıcı Oscar adaylıkları elde etmiş ve kariyerinin en büyük fiyaskosuna imza atmıştı. Başrollerden birini Michael Jackson’ın oynadığını belirtmemiz, sanıyoruz ki nasıl bir uyarlamayla karşı karşıya olduğumuzun gerekli sinyallerini verecektir. Fakat endişeye gerek yok! Filmden alınan ekşi müzikal tadı, 1939 yapımı filmi birkaç kez yeniden izleyince geçiyor.

David Lynch – Dune (1984)

Sorun basit. Lynch’i tanıyoruz. İşte tam olarak bu nedenle Dune’u anlayamıyoruz. Lynch’in Eraserhead ve The Elephant Man gibi iki özgün ve zihin bükücü eserden sonra sıkıcılıktan kırılan bir roman uyarlamasıyla karşımıza çıkması mantıklı görünmüyor. Fakat zaten Lynch’i tanıdığımız, Lynch’i anladığımız anlamına gelmiyor. Dune’u sevmesek de, Lynch’i anlamamayı seviyoruz. İşte bu nedenle de, Dune’u umursamıyoruz.

Steven Spielberg – Hook (1991)

Ne denli iyi bir yönetmen olduğunu tüm kalbimizle bildiğimiz Hollywood dahisinin, sırf içerisinde hiçbir zaman yitirmeyeceği bir çocuksuluk var diye bizi Hook gibi bir eserle baş başa bırakması kabul edilemez. Tamam, bazı çocuklar, hatta belki de bazı yetişkinler bu çekici Peter Pan uyarlamasını çok seviyor. Fakat neden bu kadar özelliksiz bir filmin yanında Steven Spielberg ismi yazıyor? Ayrıca neden civarında Spielberg ismi yazan her filme bol keseden Oscar adaylığı dağıtılıyor?

Barry Levinson – Toys (1992)

Barry Levinson’ın “benim de biraz çocuk ruhum var” yakarışlarıyla çekmeye kalkıştığı Toys’un yönetmenin kariyerindeki yüz karası olduğunu söylemek boynumuzun borcu. Karton karakterlerle döşenen hikaye yapısının henüz üçüncü dakikadan paramparça olması da, hiçbir şekilde Levinson ismine yaraştıramadığımız bu filmin kötülükte iyice seviye atlamasına yol açıyor. Toys, bize Rain Man’i bile sevdirebilecek kapasitede.

Bernardo Bertolucci – Little Buddha (1993)

Görüşmeyeli oryantalist ve didaktik olduğunu öğrendiğimiz Bertolucci’nin ardı ardına kötü filmler çekeceği bir dönemin en vasat filmi olan Little Buddha, The Dreamers’a kadar umut vermeyen ustanın paslandığını işaret ediyordu. Derdini ilk bölümünde anlatıp geri kalanında uzatmaları oynayan Little Buddha’nın Budizm felsefesi hakkında bilinen şeyleri tekrarladığını da söylemek gerekiyor. Keanu Reeves hayranlarının Little Buddha’dansa Matrix izlemeye devam etmeleri daha doğru bir seçim olacaktır.

Robert Altman – Prêt-à-Porter (1994)

Kabul edelim ki Robert Altman kariyerinin hiçbir döneminde bir kalite istikrarı yakalayan bir yönetmen olmadı. Fakat “modanın kalbine ineyim” hevesiyle kalkıştığı bu cafcaflı proje, yer yer o kadar fazla parlıyor ki, gözlerimizin kamaşmasından perdeye dahi bakmak istemiyoruz. Altman’ın yine büyük bir keyifle oluşturduğu oyuncu kadrosu ise henüz bitmeden kendini unutturmaya başlayan bu filmi kurtarmaya kesinlikle yetmiyor.

Francis Ford Coppola – Jack (1996)

Listemizin genel gidişatına baktığımızda Robin Williams’ın ardı ardına berbat filmlerde oynama hevesi şaşırtırken Francis Ford Coppola’nın adını burada görmek gerçekten şaşırtmıyor. Muhtemelen Apocalypse Now’ın ardından onu yalnızca kötü filmler çekmeye zorlayan bir tarikatın ellerine düşen Copolla, bu dramedisiyle de ne güldürebiliyor ne de ağlatabiliyor. Normal bir insandan dört kat hızlı büyüyen bir çocuğun hikayesi, siz de kabul edersiniz ki, pek dahiyane tınlamıyor.

Guillermo del Toro – Mimic (1997)

Sağı solu belli olmayan yönetmenler kuşağından Guillermo del Toro’nun vasat bir B-Movie’den hallice olan filmi, sanırız ki kariyerinin en dipteki işi. Oldukça yaratıcı fantezilerini sinema perdesine taşımakta genelde hiçbir sıkıntı çekmeyen yönetmenimizin bu kez bu denli tahmin edilebilir ve sönük olması, filmin sürükleyebilen yapısına rağmen çok göze batıyor. Bu filmden sonra kendisine Blade 2’yi çekme cezası verip El laberinto del fauno’yu beklemeye koyulmuştuk hatırlarsanız.

Gus Van Sant – Psycho (1998)  

Belki de üzerine alabildiğine alaycı ve uzun bir kitap yazılabilecek bir uyarlama Gus Van Sant’ın Psycho’su… Tüm zamanların en büyük kültlerinden birini alıp, evirip, çevirip, renklendirip, sulandırıp sinema sahnesinde sergileyip bir de hiçbir şey olmamış gibi kariyerine devam eden bir yönetmenin acıklı hikayesinden söz ediyoruz. Bu sene izlediğimiz Restless’ıyla kendi çukurunu daha da derinleştirmeye çalışan Gus Van Sant’ın Elephant ve To Die For gibi filmleri çeken adamla aynı kişi olduğu konusunda sahici şüphelerimiz var.

Jean-Luc Godard – Éloge de l’amour (2001)

Yirmi yedisinde de, yetmişinde de aynı heyecanı veren yönetmenlerden biri olan Jean-Luc Godard’ın sembolizm fırtınasında kaybolup giden bu dışavurumcu filminin kötü olduğu konusunda ortak bir kanıya varmak neredeyse imkansız olsa da, her yönetmenin illa kötü bir filmi olacaktır önermesinden harekete geçerek pek sevemediğimiz Éloge de l’amour’u öne çıkarabiliriz. Godard’ın Amerikan sinemasına olan saldırısı bu filmde de devam ederken, kendisi bu film sayesinde yeni düşmanlar da kazanıyor.

Planet of the Apes – Tim Burton (2001)

Nerede bir grotesklik, orada Tim Burton; nerede bir Tim Burton, orada grotesklik… Burton’ın bu karamsar klasiği alıp, felaket makyajlarla kendi marjinal stiliyle berbat bir şeye dönüştürme çabası, nafile bir telaş olarak akıllarımıza kazındı bile. Hele orijinal filmin müthiş finalini, sırf “ben de şaşırtırım ki” düşüncesinden hareketle anlamsız bir şeye çevirme çabası, hiçbir zaman merhametle yaklaşamayacağımız türden. Kısacası Planet of the Apes için 1968’e dönmekte fayda var.

Ridley Scott – Matchstick Men (2003)

“Merhabalar, ben Ridley Scott. Kariyerimde Blade Runner ve Matchstick Men gibi filmler var. Yay burcuyum. Herkes Nicholas Cage’li filmler çekiyordu, benim neyim eksik diye düşündüm. Blade Runner ile algı sınırlarınızı test eden ben yaşlandıkça pamuk gibi bir adama dönüştüm. Post-modern distopya da neymiş. Ben Ridley Scott, öncelerde Alien’ı sonralarda ise Gladyatörü yönettim.”

Ridley Scott

Ang Lee – Hulk (2003)

Hollywood, Ang Lee’yi kariyerinin erken dönemlerinde sevmeye başlamıştı malumunuz. Marvel’ın pek sevilen yeşil devinin estetik koreografilere bu denli hakim bir yönetmenin elinde can bulması fikri de başlarda oldukça iştah açıcı gözüküyordu. Fakat ilginç bir yapaylıkla art-house sularına yaklaştırılmaya çalışılan Hulk’un Ang Lee uyarlaması o kadar samimiyetsizdi ki, filmin sonunu getirmek bile epeyce zordu. Hulk kötüydü, unuttuk, gitti.

Coen Kardeşler – Ladykillers (2004)

Orijinali yeterince matah olan bir filmi alıp yeniden çevirmek zaten hiç Coenlere göre değildi. Bir de üstüne üstlük Tom Hanks’in popülaritesine yüklenip de kendi evrenlerinden hiçbir şey katmamaları, bu sıradan bir seyirlik haline gelen yeniden çevrimi iyiden iyiye değersizleştirdi. İçerisinde suç olsun, biraz da komik olsun formülüyle çekingence kotarılan Ladykillers, birkaç istisnai sahnesi dışında Coen dünyasından gelmiş gibi gözükmüyor.

The Card Player – Dario Argento (2004)

Sinema dünyasının oldukça eski ve yer etmiş bir alışkanlığıdır Dario Argento adını duyunca heyecanlanmak. Yönetmenin kabuslarımızda güçlü refleksler kazanmamızı sağlayan Suspiria, Phenomena ve Opera gibi müthiş eserlerinden sonra daha adından kendini ele veren bir thriller ile karşımıza çıkması, beklendik bir hayal kırıklığı aslında. Biz vefalı takipçilerine de sayın Argento’yu eski günlerindeki gibi hatırlamak düşüyor.

Martin Scorsese – Aviator (2004)

Her filmiyle belli bir standardı tutturmayı başaran nadir yönetmenlerden biri olan Martin Scorsese’nin Howard Hughes’ın ilgi çekici öyküsünü anlattığı ve döneminin en iddialı işi olan filmi, tam anlamıyla kötü bir film olmasa da yarattığı beklenti nedeniyle büyük bir hayal kırıklığıydı. Scorsese, belki de ilk kez kurgusuna ve karakterlerine hakkını vererek hakim olmayı başaramıyordu. Bunun sonucunda da karşımıza iddiasına rağmen tatsız tuzsuz, sıkıcı bir film çıkıyordu.

Darren Aronofsky – The Fountain (2006)

İlk filmi Pi’deki mütevazi ve leziz minimalizminden Fountain’daki şatafatlı kendini beğenmişliğe giden yol Aronofsky’nin kariyerinin kısa bir özetini geçiyor aslında. Aşkın sonsuzluğunu, ballandıra ballandıra, uzata uzata, anlamsızlaştıra anlamsızlaştıra bir türlü anlatamayan Aronofsky, “bakın inanılmaz sahneler müthiş bir görsellik sunuyorum” diye bağırmaktan sinemanın tüm gerekliliklerini ihmal ediyordu. Biz de kendisine olan saygımızı gözden geçirmek zorunda kalıyorduk.

Woody Allen – Scoop (2006)

Kariyerinde yalnızca birkaç tane iyi film çektiğini söyleyerek kişisel bir itirafta bulunan Woody Allen’ın Scarlett Johnson ve Hugh Jackman’lı bu felaketi, hiç kuşkusuz çok sevdiğimiz Allen’ın en kötü filmi. Film o kadar kötü ki, bırakın Allen’ı Gerry Marshall’dan bile bu denli kötü bir film beklemezdik herhalde. Woody Allen’ın temel besin kaynakları olan zeka dolu diyaloglardan da nasibini alamamış olan Scoop’u insan içinde fazla hatırlatmamakta toplumsal bir fayda var.

Kar Wai Wong – My Blueberry Nights (2007)

Chung Hing sam lam, Fa yeung nin wa ve 2046… Bu filmleri izleyince aşkın büyüsünü hatim edebilmiş yegane varlığın Wong Kar Wai olduğunu aklınıza getirebilirsiniz. Fakat çok sevgili yönetmenimiz kendi topraklarından uzaklaşıp, okyanusu aşıp aşkın tüketime dönüştürüldüğü yerlerde bir film çekmeye çalışınca, işin büyüsü bir anda My Blueberry Nights’da olduğu gibi kaybolabiliyor. Filmden geriye ise yalnızca güzeller güzeli afişi kalıyor.

Marc Caro – Dante 01 (2008)

La cité des enfants perdus ve Delicatessen’i izlediğimizde Marc Caro ve Jean-Pierre Jeunet ikilisinin biraz deli olduğunu anlamıştık. Fakat ikilinin yolları ayrılınca ve Marc Caro tek başına bir film çekmeye çalışınca bu deliliğin biz sinema seyircisine zarar vermek üzere olduğunu fark etmemiz pek uzun sürmedi. Film festivalimizi de ziyaret eden ve büyük bir ilgiyle karşılanan Dante 01’in bir ömür törpüsü olduğunu söylemek, hiçbir şey anlatamayan bu filmin ne kadar korkunç bir deneyim olduğunu örneklemeye yetecektir.

David Fincher – The Curious Case of Benjamin Button (2008)

Kendi zihninden hareketle o güne kadar güzel güzel filmlerini çeken David Fincher’ın, her şeyi bir kenara bırakıp(hatta bir de yanına Eric Roth’u alıp!) ödül peşine düştüğü bu vasat-altı eser, sıkıcı olmayı başararak şaşırtıyordu. Tersine yaşlanmak gibi oldukça parlak bir çıkış noktasından çıkarılan tekdüzelikler madeni, David Fincher neden kendi olmayı bıraktı ki sorularını sordurtuyordu. Filmin Oscar’larda dikkat çekmesinin tek nedeni ise, sipariş sonucu ortaya çıkmış olmasıydı.

M. Night Shyamalan – The Last Airbender (2010)

İlk filminden The Happening’e kadar ne kadar eleştirildiyse eleştirilsin belli bir plan doğrultusunda hareket ettiğini düşündüğümüz M. Night Shyamalan’ın anime-fantastik sularda dibe vuruşu gerçekten de oldukça acıklıydı. Avatar’ın çizgilerdeki dokusunu sinemaya yansıtmakta oldukça büyük problemler yaşayan yönetmen herkes tarafından büyük bir tepkiyle karşılandı ve yerin dibine sokuldu. Biz ise halen onun toprağın altından çıkmayı başaracağını düşünüyoruz.

David Cronenberg – A Dangerous Method (2011)

Hatırlıyoruz, bir zamanlar bu David Cronenberg denen adam, bizi alır, kendi kabuslarında dolaştırır, duvardan duvara vurur ve geceleri uyumamıza engel olurdu. Bir anda ehlileşen ve herkesi sarmalayabilecek hikayeler anlatmaya soyunan Cronenberg’in bu “Gustav Junk for dummies” alt başlıklı faciası, yönetmenin filmografisindeki en büyük vasatlıklardan biri, belki de en büyük vasatlığın ta kendisi.

Michel Gondry – The Green Hornet (2011)

Eternal Sunshine of the Spotless Mind ve Science of Sleep ile biz tam post-modern sinemaya yeni tuğlalar ekleyecek bir yönetmenle karşılaştığımızı düşünürken vasat Be Kind Rewind ve vasat-altı Green Hornet ile seyircisini hayal kırıklığına uğratan Michel Gondry, Seth Rogen ile tanışmış olmanın hezeyanlarını fazlasıyla yaşadı bu filminde. Hollywood kalıplarına üzücü bir şekilde ayak uydurmayı başaran yönetmenimiz, umuyoruz ki en kısa sürede bu bataklıktan çıkmayı başarır.

***

Kaan Karsan

kaankarsan@gmail.com

twitter

***