32. İstanbul Film Festivali Günlükleri – 1

Balığa Gidiyorum / Dias de pesca

dias de pesca

Geçtiğimiz senenin İstanbul Film Festivali’ne El gato desaparece/ Kaybolan Kedi filmiyle konuk olan Sorin, arayı ilk kez bu kadar kısa tuttu ve ‘Balığa Gidiyorum’ ile bir kez daha festival izleyicisiyle buluştu. Balığa Gidiyorum’da 50’li yaşlardaki Marco Tucci’nin gösterişsiz hayatının gösterişsiz bir kesitine konuk oluyoruz. Yıllar sonra kızını görebilmek umuduyla yola çıkan ve hedefine ulaşma sürecinde hayata dair korku, endişe ve çekincelerini yenen Tucci’nin hikâyesi, kimi zaman gerilimin had safhaya çıktığı, sakin ve ne istediğini bilen bir yol hikâyesi. Uzun soluklu kariyerindeki az sayıdaki yapıtla kendine has sinema duygusunu ve ritmini istikrarla sürdürmeye devam eden Sorin, anlatmayı çok sevdiği küçük ölçekli hikâyelerine bir yenisini daha eklerken; filmlerine has, ufacık bir umut peşinde yollara dökülen her karakteri bir kez daha saygıyla selamlayıp sevgiyle kucaklıyoruz. (Gülçin Kaya)

Bayanlar ve Baylar / Final Cut: Hölgyeim és uraim

final cut

Festivalin ilk bakışta en cazibeli görünen konuklarından biri olan ‘Bayanlar ve Baylar’, bolca nostalji, parlak bir fikir ve deli işi bir kurgu eforu ihtiva eden bir eserdi. Daha çok ‘rahatsız edici’ filmi Taxidermia ile tanınan György Pálfi yüzlerce filmden kestiklerini bir araya getirerek ve bunlar üzerinden özgün bir kurgu oluşturarak yeni bir hikâye anlatmaya koyulmuştu. Evet, filmin cazibesi hiçbir anında yitip gitmiyordu. Ancak yönetmenin bir ‘sevimliliğin’ peşinden giderek kurgu masasında harcadığı saatlere de üzülmedik diyemeyiz. Çünkü ne kadar keyifli vaat ederse etsin, ‘Bayanlar ve Baylar’ nihayetinde bir Youtube kolajından hallice olabilirdi. (Kaan Karsan)

Bir Hayalimiz Vardı / Ginger & Rosa 

ginger rosa

Festivalin kadın hikâyeleri bölümünde izleyicisiyle buluşan filmlerinden Ginger & Rosa şimdiden, Sally Potter filmografisinin en dikkate değer yapıtı belki de. Potter yüksek tansiyonlu anlarıyla yer yer izleyicisini zorladığı filminde, Soğuk Savaş’ın hüküm sürdüğü İngiltere’de, doğdukları günden itibaren birlikte olan Ginger ve Rosa’nın büyüme hikâyesini ele alıyor. Savaşın psikolojik şiddetiyle eş zamanlı olarak ilerleyen Ginger’ın hikâyesi, ‘birey’ olma süreci üzerine önemli şeyler söylemek için çabalıyor. Potter, filmini yönetmenlik anlamında başarıyla kotarırken, dönemin ruhunu hakkıyla aktarabilme amacıyla senaryosuna biraz fazla yükleniyor. Kimi karakterler kartonlaşma tehdidiyle karşı karşıya kalırken, çoğu diyalog da ezbere söylenmiş replikler olarak tınlayıp  filmin asıl hikâyesinin doğallığını zedeliyor. Yine de programın dikkate değer filmleri arasında yer alan yapıt sadece başroldeki Elle Fanning’in ışıldayan performansı için bile görülmeyi hak ediyor. (Gülçin Kaya)

Erkek Aklı / A Glimpse Inside the Mind of Charles Swan III

a glimpse inside

Moonrise Kingdom’ın senaristi olarak tanıdığımız Roman Coppola’nın yazıp yönettiği “A Glimpse Inside the Mind of Charles Swan III (Erkek Aklı)”, şöhrete, paraya ve kadınların sonsuz ilgisine yani bir erkeğin isteyebileceği “her şeye” sahip bir adamın hayatının aşkını kaybedince tüm dengelerinin sarsılmasını konu alıyor. Tamamıyla Charlie Sheen’in karizmasına emanet edilmiş film, kadrosunda Bill Murray, Mary Elizabeth Winstead, Aubrey Plaza, Katheryn Winnick ve Patricia Arquette gibi renkli isimleri barındırsa da dar alanda kısa paslaşmalardan öteye gidemiyor. Charles Swan’ın fantezileri ile gerçek yaşamının iç içe geçtiği ve İstanbul Film Festivali’nin “Antidepresan” bölümünde, Patricia Arquette’in katılımıyla gösterimi yapılan filme, eğlenceli bir seyirlik olarak bakmakta fayda var. (Güzin Tekeş)

Garip Turistler / Sightseers

sightseers

Önceki filmi “Kill List” ile algılarımızı zorlu bir sınavdan geçiren Ben Wheatley’nin komedi türündeki ürünü hiç şüphe yok ki festivalin ilk günlerinde karşımıza çıkmış en ‘olmuş’ yapıtlardan biriydi. Wheatley, yol filmi kalıplarını tersyüz eden öncüllerine selam çaktığı gibi müthiş karakterlerinden özel bir mizah sağıyordu. İki sözde turistin seri katilleşme ya da öze dönme hikâyesini anlattığından bahsedebileceğimiz Sightseers, bir açıdan da ‘Unnatural Born Killers’ ismini üzerinde taşıyordu. Harika bir ritme ve duyguya sahip olan öldürme sahneleri ise filmin, içeriğinden alıntılanıp özellikle bahsedilmesi gereken taraflarını oluşturuyordu. (Kaan Karsan)

Lizbon’a Gece Treni / Night Train to Lisbon

night train to

Pascal Mercier’in aynı adlı çok satan romanından uyarlanan “Night Train to Lisbon (Lizbon’a Gece Treni)”, Bern’de tekdüze bir hayat süren antik diller öğretmeni Gregorius’un, tuhaf bir tesadüfler silsilesi sonucunda kurulu düzenini ve mesleğini terk ederek hiç tanımadığı Portekizli bir yazarın izinde Lizbon’a doğru tekinsiz bir yolculuğa çıkışını anlatıyor. Diktatör Salazar’ın iktidarda olduğu Portekiz’in yakın tarihini kendine fon alan film, aynı zamanda aile, aşk ve kişisel tercihler üzerine de pek çok şey söylüyor. “32. Uluslararası İstanbul Film Festival”i kapsamında “Edebiyattan Beyazperdeye” bölümünde, yönetmen Bille August’un da katılımıyla gerçekleştirilen gösterim, seyirciden yoğun ilgi gördü. “Lizbon’a Gece Treni”, öyküsü biraz fazla tesadüflere emanet edilmiş olsa da, geçmiş ve günümüz arasında yolculuk yapan akıcı anlatımı ve büyüleyici Lizbon turuyla sinemaseverlerin mutlaka bir şans vermesi gereken filmlerden. (Güzin Tekeş)