Isle of Dogs (2018): Hatıraların Ülkesi

Wes Anderson’ın dünyası için aklımıza gelen kelimeleri sıralamaya başlarsak bilindik bir tablo çıkacaktır ortaya. Anderson yıllardır renkli, simetrik, çenebaz bir dünyada hikâye anlatıcılığını sürdürüyor. Pastel renklerin içinde çoğu zaman robotik karakterlerini içlerinde bulundukları durumla baş edebilmeleri için bir köşede izliyor hatta. Yönetmen, karakterlerin duygu yoğunluklarını bir savaş içinde ortaya çıkarma şölenini seyirciler için de masalsı bir yolculuğa dönüştürüyor.

Bu sene Berlin Film Festivali’nin seçkisinde olan ve ilk gösterimini orada gerçekleştiren Isle of Dogs, oldukça olumlu eleştiriler almış bizleri de heyecanlandırmıştı. Anderson’ın politik söylemlerinin de filmin tonu içerisinde görünür kılındığının bahsi geçmişti. Yönetmenin Stefan Zweig’in eserlerinden ilham aldığı ve İkinci Dünya Savaşı’nın yerle bir eden etkisini, olmayan şehirlerde olmayan mekanları yaratarak gösterdiği The Grand Budapest Hotel, Anderson’ın politik metin oluşturma ve bunu perdeye aktarma gücünün oldukça etkili boyutlarda olduğunu göstermişti daha evvel. O yüzdendir ki Isle of Dogs’un da bu politik etkiyi Anderson’ın sinemasında benzer etkide göreceğimize dair inancımız mevcuttu. 37. İstanbul Film Festivali’nde izleme şansı bulduğumuz film, bu hafta itibarıyla vizyonda da seyircilerle buluşacak. Stop-motion sevdasına önceden de aşina olduğumuz Wes Anderson’ın dünyasına ortak olmak için baharın getirdiği güzelliklerden biri de bu.

Isle of Dogs, hikâyesine başlarken yakın gelecekteki Japonya’yı tasvir ediyor öncelikle. İnsanların her daim dostu ve yardımcısı olan köpeklerin Japon halkı gözündeki yerinden bahsediliyor. Gelgelelim köpeklerin yaydığı bir virüs nedeniyle Vali Kobayashi’nin onayladığı bir emirle tüm görevleri feshedilen köpekler bir bir toplanıp Trash Island denilen bir adaya hapsediliyorlar. Bu köpeklere Vali’nin yeğeninin sağlığından ve günlük yaşamından sorumlu olan Spots da dahil. Bu bilgilendirici açılış kısmıyla birlikte kararların sorgusuz sualsiz tek kişinin emrine göre alındığı soğuk ve tekinsiz bir Japonya manzarasıyla karşılaşıyoruz biz de. Trash Island’daki yaşama tanık olduğumuzda köpeklerin ne derece kötü şartlarda yaşama mahkum edildiğini izliyoruz.

Bu açılışın ardından filmin hikâyesi ve yapısı gereği Japonya kültürünün filmin atmosferini nasıl belirlediğinden bahsetmekte yarar var. Öncelikle filmin başından sonuna devam eden, temposu yer yer değişen ritmin, yaşamlarına dair temel haklarıyla ilgili savaşlarını gördüğümüz köpeklerin hikâyeleri için oldukça önemli bir yeri var. Müziğin ve ritmin anlamı Japon kültüründe ses ve eğlence kelimelerinin birleşiminden oluşuyor. Öncesinde mutluluk ve huzurla eşleşmiş olan Japon halkının seslerini ve eğlencelerini sürdüren köpekleri ellerinden alınınca karanlık bir ülkeye haspsoldukları açıkça belli ediliyor. Seslerini kendi imkânlarıyla çıkarmak zorunda olan köpekler alttan alta sürekli duyduğumuz davul ritimleriyle mücadelenin de timsali oluyorlar böylece. O sesin bulundukları yerde hâlâ var olduğunun ve duyulur hâle gelmesi gerektiğinin sinyalini veriyorlar. Bu mücadele valinin yeğeni Atari’nin Trash Island’a gelmesiyle de gittikçe kararlı bir hâl alıyor. Geçmişleri unutturulmuş ve değersizleştirilmiş köpeklerin hatıralarını ve o topraklardaki unutulan insanlığı uyandırmaları gerektiğini fark ediyoruz bizler de.

Kendi kültürlerinin unutturulduğu bir halkın robotlaşmasının ve bir ada halkının buna seyirci kalmamasının karşıtlığı sürüyor film boyunca. Kadraj içinde kadrajlardan yüzlerdeki duygu değişimlerine sürekli karakterlerin bulundukları noktaları işretleyen kamera alan derinlikleriyle, kareler içinden ilham aldığı Japon Sineması’nın dilini de bir an olsun unutmuyor. Hatta bu yolla geçip giden zamanın izinde hatıralarla bir anlam yaratıyor Anderson. Hâlâ var olan duyguları uyandırabilmek için bir kararlılığın izin sürüyor. Birbiri içine geçen kadrajlarda, bir diğerinin cevabını bulduğumuz sorular mevcut. Her bir kadraj geçmişe ve yaşananlara dair bir ipucu sunuyor seyircilere. Zamanını tartan, duygusunu en ufak hareketlerle hissettiren ama savaşçılığını da konuşturan bir anlatı sunuyor Isle of Dogs.

Japon heykellerini andıran ve korku salan Vali Kobayashi’nin görünümünden, klasik Japon mimarisine ve ölmekte olan ruhu yeniden canlandıran Haikularına kadar Isle of Dogs’un her bir zerresi, toplumun inşa ettiği kültürün ve bir arada olmanın getirdiği gücün, ülkenin her yerinde görünür kılınmasını amaçlıyor. Atari’nin travmatik çocukluğunu atlatabilmesi, Chief ve Spots’un ailelerini hatırlayabilmesi, dostluğun mutluluğu tekrar inşa edebilmesi için Haikuların tüm halka duyrulması gerekiyor çünkü. Bu da ancak mücadeleyle mümkün oluyor. Filmin başında Trash Island’da köpekleri tanımaya başlarken teker teker yakın çekimlerle isimlerine odaklanmamızı istiyor Anderson: “Sen Rex’sin, sen King’sin, sen Boss’sun…” Kimliklerinin ve varlıklarının yarattığı gücün Trash Island’da kapalı kalmış da olsalar ses getireceğinin bir göstergesi oluyor bu. Oradan Atari’nin ağzından dökülen bir Haiku’ya uzanan ve davullarının asla susmadığı kesintisiz bir sese dönüşüyor bu yolculuk.

Wes Anderson’ın sinemasında kullandığı tüm karakteristik özelliklerle beraber Japon kültürü altında soluksuz bir distopya örneğine şahit oluyoruz böylece. Ve bu hikâyenin kulağımıza işlediği ritim uzun süre tınlamaya devam edecek gibi görünüyor.

Sezen Sayınalp
twitter

***

Yönetmen: Wes Anderson
Senaryo: Wes Anderson
Oyuncular: Bryan Cranston, Koyu Rankin, Edward Norton, Bill Murray, Greta Gerwig
Yapım: ABD, Almanya, 2018
Süre: 101′

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5