Irréversible (2002): Cebimizde Otomatik Portakal

Kaan Karsan
Kaan Karsan
26 Mayıs 2012

Daracık bir oda, Noe sinemasının muhtemelen daimi kalacak bir üyesi, baş döndüren kamera hareketleri ve ömür boyu çekeceğimiz, taşımak zorunda kalacağımız bir çilenin ilk emareleri… Dört duvar arasındaki sıkışmışlığın klostrofobisi değil bu, bizatihi Noe klostrofobisi, masmavi gökyüzünü de karanlığına katan ve bütün dünyayı zindan eden türden. Yeni dalganın dinen ‘dalgalanmalarının’ ortasına düşen bir göktaşı, hatta net bir şekilde üçüncü dalganın özbeöz kaynağı belki de. Gelin ‘içine girilen filmler’ bayağılığını bir kenara bırakalım da, hep beraber ‘Dönüş Yok’tan, hayatın tavizsizliğinden, yarım saatlik tecavüz sahnesinden, çocukların kolayca ulaşabileceği yerlerde saklanan o yüce şiddetten bir kaçış yolu arayalım, ‘içinden rahatça çıkılabilen’ filmlerin peşinde düşelim. Bize dokunmayan yılanlara olan sevgimizden dem vuralım.

Gaspar Noe sonda söyleyeceğini başta söylüyor. Aslında bunu bir alışkanlık haline getirdi bile kısa filmografisinde. Bunu her zaman ‘Dönüş Yok’ta olduğu gibi kurgusal bir metotla yapmasa da, Gaspar Noe, noktayı genelde filminin başına koyuyor. Bu aslında sondaki noktaya alışıp bir filmi başlangıç ve bitiş çizgileri arasında değerlendirmeye bayılan bir seyirciye doğru atılan şekilsiz bir taştan başka bir şey değil.  Biz, bize uzak olsalar da, bütün bu psikopatlıkları en başından itibaren tanıyoruz aslında. Çünkü tanıdık geliyorlar, bize el sallıyorlar! Çoğumuz için bir gazete haberinin vuruş sayısıyla zihinlerimize kodlanan bir anekdottan ibaret olsa da, biz bu ‘fantastik’ ama muhtemel şiddeti, öyle ya da böyle biliyoruz.

Kronolojik dizi tersine dönmüş vaziyette. Tıpkı iyiliğin ve iyimserliğin yönü gibi… Noe sinemasının ‘boşluğa giriş’i aslında 2009 yapımı Enter the Void ile değil; 1991 yapımı Carne ile başlıyor. ‘Dönüş Yok’ ise içine girilen o boşluğun en balta girmemiş mevkilerinden biri. Ayrıca Noe’nin lafı dolandırmadan, beklentiyi, gidişatı ve asla varılamayacak noktayı umursamadan kurduğu bir hayalci dünyanın en arı gerçekliklerinden biri. Karşımızda aynı şehirde, sadece farklı at gözlükleriyle yaşayan, ‘suçlu’ ve ‘daha az suçlu’ insanlar var; cebimizde ise otomatik portakalımız…

Alex, Marcus ve Pierre ‘burjuvazinin gizemli çekiciliği’ne elbette ki fazlasıyla kapılmış haldeler. Aralarındaki sınır tanımaz dostluk ilişkisi ‘çağdaş’lığın bir adım ötesinde ve hiç şüphe yok ki dışarıda bir distopyayı yaşayan dünyanın kimliğinden çok uzaklarda. Düzenin içine sokulan ya da başka bir deyişle, düzenle birlikte doğan çomak ise onları henüz rahatsız etmemiş durumda. Bu nedenle ilk temasın aslında ‘beklendik’ olduğundan haberleri bile yok.

Şiddet ise refah düzeyi yüksek herhangi bir toplumdaki hüviyetine bürünmüş vaziyette, yani, ‘var ama yok.’. Şiddet aslında var, çünkü o asla yok edilemeyecek olan, doğal, güçlü ve daimi bir kavram. Şiddet aslında yok, çünkü refahın tekdüzeliği, huzurun ikiyüzlülüğü ve mutluluğun sıra dışılığı onu paspasın altına süpürmüş vaziyette.  Sınıfsal bir hiyerarşi şiddetin belirginliğini varlıktan yokluğa çevirebilecek bir imkân sunuyor. Alex, Marcus ve Pierre ise, bir üçgenin(hatta bir besin piramidinin) yüksek katlarından birinden tabanda gezinen şiddeti sezemiyorlar. Oysaki ‘rektum’ ilk günden beri onların geleceğini biliyor.

Şiddet, bazen sadece ‘yasak’, bazen ise cazibeli bir ‘yasak elma’. Özellikle intikam duygusunun alevlendiği anlarda, insan içgüdüselliğinin kuvvetine büyük bir destek sağlıyor. Alex’in başına gelen ve üçüncü sayfadaki konumu garanti olan vahşet ise yalnızca bir tetikleyici. Çünkü şiddet, nerede olursanız olun, sizin içinizde de gizli. Tepedeki Marcus’un, Pierre’i de değiştiren dönüşümü ilk başlarda şok edici olsa da aslında hiç şaşırtıcı değil. Marcus’un kötülüğün kafatasını parçalayan her darbesinde ürkütücü ama insani bir güdülenme gizli. Filmin psikolojik bir rahatlama sağlayan ve kötülüğün cezalandırılması olarak yansıyan sekansının da en rahatsız edici anlarından birine tekabül etmesi bir tesadüf değil. Marcus’un yanlış kafatasını parçalaması da öyle…

Noe’nin zaman mefhumunun akış yönünü tersine çevirerek uyguladığı anlatım metodu aslında ikiyüzlü bir kaçış planı arayan seyirci için müthiş bir ‘aslında her şey bir rüyaymış’ fırsatı sunuyor akabinde. Zira filmin içerisindeki uyanışların sayısı birden çok daha fazla. Bu denli uyanış, beraberinde bir o kadar uykuyu ve bir o kadar kâbusu da getiriyor elbette. Perdede gördüğümüz kâbusun evrensel bir karanlık olduğu belki de kimileri için o denli mühim değil. Bu nedenle bulanık olmayan şiddet ile arasına duvar örmüş seyirciler Dönüş Yok’u izlerken kavradıkları patlamış mısır kartonunun dikenlerini göz ardı edebilirler. Bu noktada kurulması beklenilen ‘kalan sağlar bizimdir’ cümlesinin ise pek bir önemi yok. Zira ‘Dönüş Yok’un içerisinde izleyiciyi psikolojik olarak sağ bırakabilecek bir kanıksanmışlık yok. Baştan söyleyelim, oturduğunuz yerde tecavüze uğramak istemiyorsanız bu filmi izlemeyin. Ya da boşverin, zaten aslında hangimiz tecavüze uğramadık ki?

***

Kaan Karsan

kaankarsan@gmail.com

twitter

***

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
1 vote, average: 5,00 out of 51 vote, average: 5,00 out of 51 vote, average: 5,00 out of 51 vote, average: 5,00 out of 51 vote, average: 5,00 out of 5