Io e Te (2012): Kusursuz Olmak Kimin Umrunda?

Eray Yıldız
Eray Yıldız
17 Mayıs 2013

Büyük yönetmen – küçük film ilişkisi nicedir var. En son Almodovar I’m So Excited ile “uçucu” bir fantezi dünyasına, daha öncesinde Ozon varoluşsal dertleri bir kenara bırakıp Potiche ile kitsch bir politik güzellemeye, bir aralar Gus van Sant Restless ile ergenliğin ve gençliğin daha yumuşak ve romantik tarafına çevirmişti kamerasını. Hepsinin duruş, tavır ve hayatı algılama biçimlerine ara vererek ama yine de çok soyutlanmadan “kaçamak” olarak değerlendirilebilecek bir kaçışa ihtiyaç duyduğu zamanlar oldu. Bertolucci de bu sefer kariyerinin en “küçük” dünyasını bir apartmanın bodrum katına kurarak belki de kariyerindeki en “büyük” dertlerden birine değiniyor: Yetişkinlerin dünyasından kaçış ve yetişkinliğe adım atış…

Film sözkonusu geçiş dönemi için metafor olarak kullandığı apartman bodrumunu her anıyla ekonomik ve hissettirerek vurguluyor. Her köşeden toz, pislik, pas akıtarak çocuğun karamsar bilişsel ve gelişimsel yolculuğunu bizi içine hapsetmeden sunuyor, hatta neredeyse onun hayatına ancak belirli bir açıdan, çocuk izin verdiği ölçüde baktırıyor. Belirli aralıklarla bizim sürekli o bodrumun, hatta apartmanın dışında olduğumuzu gökyüzüne, otoyola kesip hatırlatarak dışarıdan birer yetişkin olarak aramızdaki mesafeyi koruyor. Bunu aynı zamanda bodrum içindeyken de kamerasını sürekli üst açıdan göreceğimiz şekilde, olan-biteni tepeden izlememiz suretiyle yerleştiriyor. Tıpkı çocuk gibi, onun hayatına tanık olmamızı istediği anlarda büyüteçle hayatına tanık kılıyor.

bernardo_bertolucci_io_e_te

David Bowie’nin Space Oddity şarkısının, filmin her yerine sinmişliği bu anlamda manidar. Şarkıda “Now it’s time to leave the capsule if you dare” sözleri, çocuğa ablasının öğütlediği şekilde belirli yerlerde devreye giriyor ve tüm filmi kuşatıcı bir anlam çatısı işlevi görüyor. Yetişkinlik meselesinde de aslen Bertolucci, anne ve babayı ayrı oldukları için yargılamıyor. Yetişkinler dünyasında bunların olabileceğini, bize aynı babadan iki ayrı çocuğun birbiriyle olan inişli çıkışlı ilişkisi ve birbirlerini iyileştirici özellikleriyle vurguluyor. Ortada yine varlığını sadece anneden cümle arasında teyit ettiğimiz bir babanın yokluğu sözkonusu ve tam da bir figüre ihtiyaç duyacağı yıllarda baba takdirini anne aracılığıyla duyan çocuk, bunu kendi varlığının kusurlarıyla özdeşleştirmiyor; durumu ne ailesinin ayrılığının sebebi ne de babasızlığının sonucu. Tek derdi içine giderek kaydığı ve durduramadığı yetişkinliğin günlük saçma sapan dertlerinden son ses kulaklığı yardımıyla (kendi olabildiği tek anlar olarak) kaçmak. Bunu bir sahnede camekan bir zemin üzerinde gelişen olağanca absürd bir mizansene, çocuğun camın altından bakıyor gibi tasvir edildiği sahnede görüyoruz. Yetişkinler bazen kendilerinden daha çocuk, daha aptal belki de bu yüzden.

Üvey ablanın, çocuğun hayatına girmesiyle birlikte, sürekli dışarıya kesen kamera artık neredeyse bodrumdan çıkmaz hale geliyor ve yakın planlara daha çok ihtiyaç duyuyor film. Bu da film ilerleyip de çocuk her geçen gün (film 7 günde geçiyor) biraz daha “kaçındığı” yetişkin mantığıyla düşünmeye, ılıman davranmaya, hayata karşı gardını indirmeye başladığında gerçekleşiyor. Yeni tanıdığı her canlıya ve nesneye olduğu gibi ablasına da o uyurken büyüteçle bakan çocuk, ilk kez bir kadını tam anlamıyla daha yakından tanıyor. Yani gittikçe biraz daha “bu dünyadan” oluyor “space oddity”den çıkıp. Petshop’ta gördüğü, akvaryum içinde 8 çizerek koşan hayvanın hareketlerini, kendi “basement oddity”sinde içgüdüsel olarak tekrarlamasıyla da anlıyoruz ki dünya artık çocuk için o kadar da yaşanılmaz bir yer değil. Filmin bir yerinde yetişkinler tarafından çocuğun “psikolojik bir rahatsızlık” olarak narsist olduğu vurgulanıyor ve bunun sinemasal karşılığını en fazla çocuğun bir adet karınca akvaryumu alıp onları büyüteçle izlemesi; kendinden daha küçük bir yaşama tepeden bakması olarak tezahür buluyor. Seyirci ona, o da karıncalara tepeden bakıyor ve akvaryum kırılıp da karıncalar saçılınca onları bodrum dışına özgür bırakarak kendi tanrısallığıyla besleniyor belki de. Ama tanımlar ve etiketler yine büyüklerin dünyasında öylesine havaya savrulduğuyla kalıyor.

io-e-te-bernardo-bertolucci

Buraya kadar Bertolucci’nin (ve uyarlandığı kitabın yazarının) yetişkinlilkle bir problemleri olmamasına ve onları (dolayısıyla kendilerini) yargılamamasına rağmen içten içe tam da çocuğun o döneminin yetişkinliğin her evresine bedel olduğu yorumunu alıyoruz ve bu dönemi tüm zorlukları, pası ve küfüyle kutsayan bir sinema görüyoruz. Lakin finalde (tamamiyle uyuşturucuyu bıraktığında ve temizlendiğinde) ablanın tekrar buna ihtiyaç duyması ve dahi satın alması, tam da iki zıt kutbun birbirini küçük ve karanlık bir dünyada iyileştirmesi üzerine tekrar karamsar bir portreye bırakıyor yerini. Ne var ki, kızın onu tekrar kullanıp kullanmayacağını bilmiyoruz. Kaldı ki, kız, çocuk ona paketi uzatırken şüpheyle alıyor ve belki de kullanmayacağının sinyalini veriyor. Evet yetişkinliğin de ergenliğin çıkışsız, basık ve kirli dünyasından bir farkı yok ama hepimiz bir şekilde kendimizi garantiye almak için yaşamıyor muyuz? Bertolucci biraz da bunun derdinde: Hata yapıyoruz, akıllanıyoruz, tekrar hata yapıyoruz ama hayal kurduğumuz müddetçe ve yol önümüzde durduğu derece, kusursuz olmak kimin umurunda? Finalde çocuğun yüzünde donan kadraj da tam olarak, çocuğun karıncaları dışarı salarak özgür bıraktığı an gibi, kendi özgürlüğünün kendisinde, dolayısıyla bizim yüzümüzdeki “tanrısal sevince” denk düşüyor.

“Planet Earth is blue and there’s nothing I can do” – David Bowie (Space Oddity)

Orijinal Adı: Io e Te

Yönetmen: Bernardo Bertolucci

Senaryo: Niccolò Ammaniti

Oyuncular: Jacopo Olmo Antinori, Tea Falco, Sonia Bergamasco

Yapım: İtalya, 2012

Süre: 96′

twitter.com/pyschedelia

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
2 votes, average: 3,00 out of 52 votes, average: 3,00 out of 52 votes, average: 3,00 out of 52 votes, average: 3,00 out of 52 votes, average: 3,00 out of 5