Interstellar (2014): “Prestij” Her Şey

Eray Yıldız
Eray Yıldız
07 Kasım 2014

“Küçük ve Büyük (film) yalnızca eylem biçimlerini değil, tasarımlamayı, bir “konu”, bir hikaye ya da bir senaryo tasarımlama ya da gözünde canlandırma tarzlarını ifade eder. İdeanın bu anlamı, tasarımlama, sinema için genel olarak senaryodan önce geldiği ve onu belirlediği oranda temeldir. (Ama bir o kadar senaryodan sonra da gelebilir.)”

                           Gilles Deleuze, Sinema I: Hareket-İmge, Norgunk Yayınları

Deleuze burada bir fikrin senaryolaştırılmasındaki süreçte düşünme biçiminin (büyüklüğünün) ve perdede yaratmak istenen evrenin/etkinin sınırlarını hatırlatır. Nolan’ın tutkularına karşı koymak imkansız. İlk filminden bu yana, senaryo yazımı esnasındaki düşünce bulutlarına kadar görüp heyecanlanmamak da. Neyin perdede düşündüğü kadar etkileyici durabileceğinin kusursuz bir hesapçısı. Bu yüzden bir yandan iyi de bir mühendis. Bu alternatif mesleği, ona nadir bulunan bir bilim prensibi, disiplini ve tavrı veriyor. Bilim “bilinmez”i arar, bilinmez de çeşitli “büyük”lüklerin alanıdır. Sineması bu yüzden hep “ihtişam”ın karşılığıdır Nolan’ın ve yine çeşitli büyüklüklerin. Bilimin bilebildiği, bilemediği, “100 tanesinden 1 cevaba ihtiyaç duyduğu”, her denemenin sonuca hep aynı uzaklıkta olmasına rağmen ona biraz daha ışık tuttuğu.

Interstellar‘da (Yıldızlararası) her yeni filminde sınırlarını biraz daha genişlettiği evreninin son duvarını bu kez literal anlamda evrenin öte ucuna yerleştiriyor Nolan. Ancak yine bu kez, tüm bu ihtişam ve büyüklük, Nolan’ın teknik karşılığını bulabildiği tüm o tutkularını beslerken filmi bilimsel olanın riskli “boşluğuna” savuruyor, kaybediyor. Çekim tekniğinden görülmesi “buyrulan” sinema salonu kompleksine kadar, seyircinin olabildiğince küçülerek yutulmasını esas alıyor. Pür teslimiyet talep eden Interstellar, seyircinin düşünmesini değil, düşünür gibi yapıp esasen büyülenip kaybolmasını istiyor.

interstellar-2014-movie-2

Nolan’ın filmografisine baktığımızda aslında film yapma biçiminin, hikayeyi ele alışının The Prestige’in yine hem biçimini hem de içeriğini oluşturan “3 acts” (3 aşama) olduğunu görmek zor değil. Hatırlarsak, ilk aşama “the pledge”de sihirbaz elindeki objeyi seyirciye gösterir, gerçek mi / orada mı diye incelemenizi ister; ikinci aşama “the turn”de bu objeyle sıradışı bir şey yapar ve sırrını merak ettirir ama seyirci sırrı bilmek değil “kandırılmak” istiyordur. Bir şeyi yok etmek / değiştirmek yetmez, onu geri getirmek gerekir. Son aşama “the prestige”de ise, bu obje geri getirilir. Bu normalde herhangi bir metin için kabaca giriş-gelişme-sonuç görevini görüyor olsa da film olarak The Prestige’in sözünü ettiği her şey Nolan filmografisinin iskeleti ve estetiğidir sanki. Interstellar‘da da bunu pekala dekode ediyor. İlk kısımda kasabayı ve yakın-gelecek fikirlerini dinleriz; bir şeylerin ters gittiğine ikna ediliriz. Filmin en büyük bölümünü teşkil eden ikinci kısımda kahramana uzaya gitme görevi verilir ve ne olup bitiyor anlamadan uzayda savrulur, değişir, dönüşür. Ve son kısımda ise artık (kahraman) yola çıktığı gibi değilse de tekrar “yurduna” döner. “Kandırılan” seyirci, kahramanın yolculuğu sonunda onu kaybolduğu sahnede (tekrar) görmekten haz alır.

Altmetin olarak bolca 2001: A Space Odyssey (2001: Uzay Yolu Macerası) ile kıyaslama arzumuz bir tarafa, görsel açıdan neredeyse Gravity’nin artık stoğundan kullanmış gibi onunla benzeşmesi itibariyle aslında nerelerde tamamen ayrışıyorlar bahsetmek lazım. Gravity gerçeğin gerçeğini fikirleştirip sunarken Interstellar gerçeğin fantezisine (ya da varsayımına) odaklanıyor. Gravity‘nin derinlemesine anlam ararken yüzeyden uzaklaşmasına, ortaya bilimsel iddialar koymasına, koysa da inandırmaya gereksinimi yok. Sinemanın izleme pratiği ve geleneğine (içe sürükleme, hatta “teslimiyet”), 90 dakika gibi bu tarz için artık kısa sayılabilecek bir sürede yeni bir algı ve his kazandırmayı amaçlarken (ve pekala başarırken), Interstellar ortaya onlarca bilimsel izlek koyup bunları sentezleme kaygıyısıyla 169 dakika gibi bu tarz için hep uzun sayılabilecek bir sürede bir sürü “görecenin görecesi” şey söylemeye soyunuyor. Gravity‘nin uzayı filmin dokunup geçtiği her şey. Dolayısıyla onu sadece görmüyor, ona dokunuyor, hemhal oluyor. Interstellar‘da ise daha çok bir aracın içinden uzaya şahit olmak var. Zaten tersine ihtiyacı da yok. Temeldeki dertleri bambaşka olduğu halde henüz çok taze olan bir diğer “space opera” Gravity ile Interstellar‘ın kıyası her anlamda absürd.

interstellar 2

Filmin son 1 saati, paralel kurguyla gerilimi “geciken haz” (delectatio morosa) unsuruyla tepeye taşıyor ama oldukça problematik bir uyuşmazlık söz konusu. Birden fazla (ve birbirini etkileyen) zaman ve mekan dilimi formülü Inception’da işliyordu; an be an farklı rüya katmanlarında gezinirken paralel aksiyon kurgusu temeldeki “fikir tohumu” idealini de karşılıyordu, yine o abartıyı taşıyabiliyordu. Ancak burada, sürenin uzadıkça daha da uzayan dakikaları, bitmesi gereken noktayı belki de en az 5 kez geçip yeni odacıklara açılması hem hazzı işlevsezleştiriyor, hem de duygusal tırmanışı doğal olarak yapaylaştırıyor. Beşinci boyutun zaman kavramını fiziksel bir öğe olarak varsayımı belki de sinemada ilk kez gördüğümüz özgün bir çalışmayken her şeyin dönüp dolaşıp aile, aşk ve anayurt (ABD) tematik üçgenine bağlanması Interstellar‘ı tam da olması beklenen “bilimsel kusursuzluk” rayından çıkarıyor. Hatta onu naifleştiriyor. Nolan’ın fetişize ettiği topaç gibi, not defteri gibi, akvaryum gibi objeleri bu sefer kol saati olarak vücut buluyor ve yine paralel kurgudaki köprü işlevi, sahnelerin organik olarak birbirine yedirilme problemi yüzünden etkisiz kalıyor.

Son tahlilde, Nolan sineması için rahatlıkla “beklenti sineması” demek tartışmaya açık olsa da özellikle son dönemi için, ne kadar beklersen o kadarını aldığın, neyle karşılaşmak istersen onu bulduğun bir rollarcoaster düzeneği demek yanlış olmaz. The Dark Knight Rises’da da emarelerini aldığımız, Interstellar‘ın da en büyük sorunu olan, bitememeden kaynaklı olarak son çeyreğini filmdeki herkesin ağzından slideshow estetiğiyle beylik lafların savrulduğu, filmin defalarca “çözülmeye” çalıştığı, ürettiği nosyonun defalarca sağlamasını almaya çalıştığı bir gerçek var. Tüm bunların şimdiye kadarki en uzun Nolan filminde katlanarak “prestij” kısmını yaymak suretiyle gerçekleştirdiğini düşündüğümüzde “seyircinin saatlerce kandırılması” da kaçınılmaz olmuş.

 

Eray Yıldız 

eraybu@gmail.com

***

Filmin Türkçe Adı: Yıldızlararası
Yönetmen: Christopher Nolan
Senaryo: Jonathan Nolan
Yapım: ABD, 2014
Oyuncular: Matthew McConaughey, Anne Hathaway, Michael Caine
Süre: 169′

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
1 vote, average: 2,00 out of 51 vote, average: 2,00 out of 51 vote, average: 2,00 out of 51 vote, average: 2,00 out of 51 vote, average: 2,00 out of 5