Incendies (2010): Artık Yaşamayalım Be!

Fatma Onat
Fatma Onat
14 Eylül 2011

Yangın yerine dönmüş bir dünyada, içlerine düşen ateşi söndüremeyenlerin sonsuz kavruluşunu anlamak güç görünse de, bazen bu hissiyata bir filmle yanaşmak da mümkün. Denis Villeneuve’nin yönettiği, Kanada’nın Oscar adayı da olan İçimdeki Yangın (Incendies), bu hissi seyirci koltuğunda oturanlara yaklaştırmayı başarıyor. Anneleri Nawal’ın (Lubna Azabal) vasiyeti üzerine zorunlu bir arayışa sürüklenen ikiz kardeşlerle tanışıyoruz önce: Jeanne (Mélissa Désormeaux- Poulin) ve Simon (Maxim Gaudette). Vasiyete göre annelerinin ricası; ölü zannettikleri babalarını ve varlığından habersiz oldukları erkek kardeşlerini bulmaları. Vasiyeti yerine getirmek üzere ilk adımını atan Jeanne, kurulu düzeninin Kanada’sından ayrılıp zorlu olacak arayışının ilk adımı Orta Doğu’ya geliyor. Kargaşadan beslenenlerin en büyük besin kaynağı olan bu topraklar malum, yine karışık. Seyirci de kurgunun yardımıyla zamanlar arası bir yolculuğa başlıyor. Bir yandan Jeanne’i takip, diğer zamanda Nawal’ın başından geçenlere tanıklık.

Katmanlı acı

Dönemin siyasi yapısı hakkında pek bilgi vermese de Lübnan’daki iç karışıklıktan ve bunun  yarattığı siyasal, dinsel çatışmaların büyüdüğü bir dönemden söz etmek mümkün. Bu atmosferde gözü kara bir eylemci olan Nawal’ın hikâyesinin katmanları biraz sert. Gerçek anlamlılığı da kapsayan bu sertlik onun canını da, ruhunu da fazlasıyla acıtıyor. Bu acıyı; yıkılmış evler, konulduğu yerde bulunamayanlar, çaresizlikler besliyor. Çocukları da bu duyguya yavaş yavaş yaklaşıyor. Annesiyle fiziksel benzerlikler taşıyan bir karakter Jeanne. Hatta ilk sahnelerde, kurgunun farkına henüz varmamışken aynı kadını seyrediyor hissine kapılıyorsunuz. Kızın, ailesinin köklerini bulmak için gösterdiği çaba, annesiyle fiziksel bir bütünlüğe geçişi de sağlıyor, iki bedenden tek bir hayat çıkıyor sanki. Yabancısı da olsa, canından bir parçanın geçtiği topraklara bir yakınlık duyuyor. Yaklaştığı şeyin gizemi, gerilimi de tırmandırıyor.

Duygu teknisyeni yönetmen

Denis Villeneuve, film festival seyircisi için ‘Politeknik’ filmiyle de iz bırakmış bir yönetmen. Bir üniversite katliamını anlattığı filmi, kanın ekranda görülmemesi için siyah beyaz çekilmişti. Villeneuve, daha ilk sahnede ustalığını gösteriyordu orada. Şiddeti, üzerini boyamadan, sessizleştirerek verme mahareti bu filmde başka türlü çıkıyor ortaya. Yönetmenin, Wajdi Mouawad’ın aynı adlı oyunundan senaryolaştırdığı filmde, yüreğinin orta yeri kocaman bir yangına dönmüş, hayatın merhametsizliğinden en büyük payı almış Nawal’ın ızdırabıyla başa çıkma mücadelesi, içsel bir anlatımla etkisini büyütüyor. O yüreğin yamacında oturmuşunuz hissi sizin de canınızı yakıyor. Onun bazı sahnelerdeki sükûneti sizde, hıçkıra hıçkıra ağlamak bağırmak isteği uyandırıyor.

Yaraya tuz final

Bazı filmlerden sonra “Ne filmdi ama ya da filme bak ya!” demezsiniz de “Ne hayat be! Nasıl bir dünyada yaşıyoruz böyle.” deyiverirsiniz ya. İşte öyle bir nida büyüyor insanın içinde. Yaşananların gerçekliğinden zerre şüphe duyamamak fena bir yüzleşme oluyor. Utançla karışık hüzün sarıyor her yanı. En çok da utanç. Eylemsizliğe yergi gibi duran filmle, yaşananlardan, yaşatılanlardan kendinizi sorumlu tutuyorsunuz. Şiddet, öfke, kayıp, baskı, arayış… Hiçbir tema, hiçbir motif ne yazık ki yabancı gelmiyor insana. Filmin hissettirdiği gerçekliğin verdiği huzursuzluğu anlatmak o kadar da mümkün değil aslında. Hele finalde öğrenilecek gerçek, yaraya tuz basmak kadar acı veriyor insana. Etkisi geçmeyen bir yumruğa maruz bırakılıyor seyirci. Bütün görülenlerden sonra akıllara tek bir soru geliyor: Bu pis dünyada daha ne kadar yaşanabilir ki?

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
1 vote, average: 4,00 out of 51 vote, average: 4,00 out of 51 vote, average: 4,00 out of 51 vote, average: 4,00 out of 51 vote, average: 4,00 out of 5