The Thin Red Line (1998): Doğanın Kalbinde

Kaan Karsan
Kaan Karsan
14 Temmuz 2011

“Doğanın kalbindeki bu savaş nedir?” soru cümlesiyle açılır İnce Kırmızı Hat. Bu filmin doğasını özetler niteliktedir. Bu sorgulama, akılalmaz bir çelişkiyi, hayata dair devasa bir mantık hatasını ortaya çıkarır. İşin kötüsü, ortada ne bu çelişkiyi düzeltmeye yönelik ne de bu mantık hatasını tamir etmeye yönelik bir dünya düzeni vardır. Bu sorgu, üzerine kurulduğu sağlam temele rağmen cevapsız kalır.

“Doğanın kalbindeki bu savaş nedir?” sorusunu sorarken devasa ağaçların arasından sızan güneş ışınlarını görürüz. Çevresinde olan biten her şeyin anlamından, sebebinden habersiz bir yerli halkı ve doğanın tepkili tepkisizliğini de görürüz yaşananlara. Eline silah tutuşturulmuş askerlerin, bir sonraki adımlarını nereye atacaklarından bihaber, körce, bir cehennemin tam ortasında terk edilişlerini ve aslında insanoğlunun tıpkı avından sınırlı bir algıyla kaçan bir hayvan gibi, hayatta kalma içgüdüsünün “kahraman” olma içgüdüsüne nasıl ağır bastığını, bizi en çok “korku”nun biz yaptığını görürüz.

Bu yüzdendir ki bir savaş filminde uzun bir süre aktif bir savaş göremeyiz. Çünkü savaş, her yerde, her an yaşanmaktadır. Savaş, savaş bölgesine giden bir geminin içerisindeki askerlerin kafasında çoktan başlamıştır. Savaş, o askerler evlerinden dışarı ilk adımını attığında, bilinmeyene doğru giden ilk sokağa girdiklerinde çoktan başlamıştır. Savaş zihinlerde en acımasız biçimde, kan gövdeyi götürürcesine yaşanmış ve yaşanmatadır. Yaralar, tek bir kurşun yemeden açılmaya başlamışlardır.

“Doğanın kalbindeki bu savaş nedir?”in cevapsızlığıdır, boşluğudur savaş. Kimin uğruna, hangi amaçla savaştığını bile bilmeden, sadece emir yukarıdan geliyor diye, cehennemin ortasında canlar alarak hayatta kalmaya çalışmak ve daha çok can alana, daha çok yaralayana “kahraman” demektir belki de. Acımasızlığı ve merhameti unuttukça daha fazla kahraman olmak, “insan”dan uzaklaştıkça daha güçlü olmaktır.

İnce Kırmızı Hat’ta bir savaşın tam ortasına doğru olduğu kadar, birkaç askerin bilincine ve doğanın her şeyden habersiz bir şekilde vahşetin mekanı olmasına doğru bir yolculuğa çıkıyoruz. Biz de bu yolculuğa çıkarken, tıpkı o askerler gibi geride birçok şey bırakıyoruz. Özellikle çok sevilen savaş filmlerinden alışageldiğimiz o “kahraman yaratma” hevesini çok gerilerde bırakıp onu bir daha ağzımıza bile almak istemiyoruz. Zafer coşkusunu ve beklentisini dipsiz bir kuyuya atıp, kuru topraktan ölüm korkusunu alıp onu hazmedemeyeceğimizi bile bile tek seferde mideye indiriyoruz. Sinemadan bizi mutlu edecek şeyleri beklemeyi üç saatliğine bırakıp, savaşın bilinçaltına doğru bir yolculuğa, ölümle savaşmaya doğru yola çıkıyoruz.

Birkaç askerin savaştan tamamen bağımsız ve savaşa tamamen bağımlı hayatlarını birer birer tanıyoruz. Savaşa giden yolda yaşanan korkuları, birini kaybetmenin hatta kendini kaybetmenin acısını görüntülerde acı bir şekilde tadıyoruz. Birkaç askerin zihninde, düşlerinde ve geçmişlerinde dolaşıyoruz. Tamamen gerçek karakterler olduklarını ve insanın bugüne kadar savaştığı bütün savaşlarda savaştıklarını hissediyoruz. Onlara bir sürü sorular sormak istiyoruz ve onların da bize bir sürü cevap vermek istediğinden emin oluyoruz gitgide.  Ölümün kurşunlara ve bombalara sinmiş bir şekilde kol gezdiği o ortamda, doğadaki canlılığın ne kadar kusursuzca yaşandığını ve ne kadar kusurluca noktalandığını her saniye daha acı verir bir biçimde tecrübe ediyoruz. Savaşın fiziksel olduğu kadar ruhsal, ruhsal olduğu kadar fiziksel ve daha sonra da fiziksel olduğundan daha da ruhsal olduğunu görüyoruz.

İki seçenek görüyoruz: Hiçbir şey için ölmek ve her şey için yaşamak… Kararı o askerlerin vermediğini, emirlerin, komutaların ve çaresizliklerin verdiğini anbean yaşıyoruz. Çatışmalarda kafamızı eğmek, perdeden ya da ekrandan bize doğru hareketlenecek bir ölümün olmadığından emin olmak istiyoruz.

Elbette ki her an o baştaki soruyu sorup, her şeyi daha da fazla anlamıyoruz. Doğanın kalbinde, canlılığın, hayatın, güzelliğin kalbindeki bu savaşın ne olduğunu hiçbir zaman anlayamayacağımızı hissediyoruz. Seni, onu ya da “öteki”ni şehit ve kahraman ilan ederek “daha mutlu bir gelecek” hayali kurmanın iki yüzlülüğü ile yüzleşiyoruz. Sınırları çizenlerin, renkleri ayıranların, kutsalı yaratanların tavrının yapaylığını her silah sesinde biraz daha yaşıyoruz.

Terrence Malick’in bu başyapıtı bir savaş filmi olduğu kadar, bir savaş tecrübesi, bir hipnoz sekansı, bir empati bombardımanı adeta. O tablo gibi görüntülerin davetkarlığının, sizi usulca çektiği bir mayın tarlası İnce Kırmızı Hat. Üç saat boyunca yaşanılan her olayın, duyulan her monologun ya da diyalogun hiçbir zaman anlayamayacağımızı sandığımız “insan” ırkının çözümlenmesinde önemli bir rol oynadığını söylemek mümkün. “The Tree of Life”a giden bir yol bu film, onda yapılan sinema göz kırpan bir sinemayla, ne kadar hiç belli etmese de, “The Tree of Life” ile ortak amaçlar peşinde koşan ve İnce Kırmızı Hat’tan birkaç sene sonra çekilecek o filmi tamamlar nitelikte bu film.

Sizi savunmasız ve silahsız bir biçimde bir savaşın ortasına, ölüm korkusundan felç geçirmek üzere olan bir askerin kafasına, canlılığın kaynağı olan doğanın kalbine atan ve size “bu nedir?” diye soran bir film. Sinema tarihinin en önemli birkaç savaş filminden biri olduğu ise su götümez bir gerçek.

Kaan Karsan

kaankarsan@gmail.com

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5
Araç çubuğuna atla