Revolutionary Road (2008): Herkesin “Devrim Yolu” Kendine!

Bugünlerde birçok kişinin ağzından -ve kendi ağzımdan da- İstanbul’a bayılıyorum ama çok sıkıldım, birşeyler olmalı, bu stresten çok sıkıldım, yoruculuğundan çok sıkıldım, başka bir şehre taşınsam eminim daha mutlu olurdum, keşmekeşinden, karmaşasından, kalabalığından, trafiğinden, otobüsünden, minibüsünden, pisliğinden, belediyesinden, kötü insanlarından, aşık olup kaçanlardan, aldatanlardan, şeytanlardan, sapkınlardan, cinayetlerden, suçlardan… Çok sıkıldım diyenlerle dolu etrafım. Birçok kişi ya işinden, ya şehrinden şikayetçi ve değiştirmek istiyor, ama bir türlü harekete geçemiyor.

“Harekete geçememek” dediğim bir suçlama değil. Şartlarımız olsa gerek. Türkiye’de, yaşadığı şehirden veya ülkeden sıkılanlar, plan yapıp birkaç ay sonra kendilerini bambaşka bir yerde bulamazlar. Memnun olunmayan iş de birkaç ay sonra pat diye bırakılamaz, nedeni malum. Bu Türkiye için çok basit bir denklem. İngiliz sinema ve tiyatro yönetmeni Sam Mendes; Revolutionary Road” (Hayallerin Peşinde) filminde tam da bu noktalara parmak basıyor. Sam Mendes, sahnede ünlü müzikal “Cabaret”i, beyaz perdede ise, 1999 yılında ilk sinema filmi “American Beauty” i yöneterek ün kazanmış, Oscar ve Altın Küre’yi de bu filmle alıvermiş. Mendes’in 4. filmi “Revolutionary Road” ise, güzeller güzeli eski eşi, şahane oyuncu Kate Winslet’e 66. Altın Küre Ödülleri’nde, En İyi Kadın Oyuncu ödülünü getirdi. Winslet ve Caprio’yu “Titanic”ten 11 yıl sonra tekrar buluşturdu.Filmin konusunu birçok yerde okumuşsunuzdur/okursunuz ama ben yine de kısaca bahsedecek olursam; Frank ve April Wheeler çifti, “Revolutionary Road”daki yeni, lüks yaşamlarına başlamışlardır ve yenik düşmemeye; komşuları gibi sıkıcı, monoton olmamaya kararlıdırlar. Onlar genç ve güzel Wheeler çiftidir ve komşularından ayrı biryerdedirler. Frank’in sinirini bozmaya başlayan, gri takım elbiseli işi ve durağan ofis hayatı ile April’in hep ikinci plana attığı kendi istekleri, coşkuları ve bastırdığı duyguları onları birbirlerinden uzaklaştırmaya başlar. April’in kendilerine gelmek ve yenilenmek adına;  yerli yerinde, lüks yaşamlarını bırakıp, Paris’e yerleşme fikri başta Frank’in de aklını başından alsa da, işindeki terfi, onu Paris kararından vazgeçirir, yolunda giden hayatı için risk almak istemez ve tutkulu karısı ile arasındaki asıl uçurum burada başlar. April için, Paris olması önemli değil, yeter ki bir yer olsun.”

Banliyö hayatını, tekdüze yaşamların sıkıcılığını, “yaşama dönmek” için bir kadının çırpınışını seyirciye birebir verebilen; parlak bir geleceğin risk almadan zor olacağını hatırlatan “Revolutionary Road”, temposunun düşük olması nedeniyle “bunaltı ve sıkışıp kalmışlık” hissini daha da ağır hissettiriyor, kendinizi “Devrim Yolu”nda hayal edebiliyor ve irkilebiliyorsunuz. Hele ki, önceden veya şu anda istemediğiniz bir işi yapıyor veya istemediğiniz bir yerde yaşıyorsanız… Eğer bu durumdaysanız film size olumlu bir etki verecektir ve sizi silkeleyip kendinize getirecektir. Türk yönetmenlerin neredeyse hiç birinin yapamadığı “seyirciyi orada hissettirmek, onların üzerinde yoğun empatiyi yaratabilmek ve tabiki ne vermek istediğini anlatabilmek… Yönetmen Sam Mendes ağır planlı uzun filminde amacına ulaşıyor.

Banliyönün tüm erkeklerinin işe giderken giydikleri, grinin tüm tonlarını barındıran aynı model takım elbiseleri ve aynı model şapkaları ile bir güruh halinde tren bekledikleri, trenden indikleri sahneler en önemli imgelerden biri. Filmin “Hayallerin Peşinde” adlı Türkçe adını yine hangi aklıevvelin çevirdiğini ve o aklıevvele cevap olarak; Wheelerlar “Devrim Yolu”nda yaşıyorlar ve kimse hayallerinin peşinde falan değil, filmin Türkçe adı da mis gibi “Devrim Yolu” olabilirdi. April’ın (Winslet) yaşadığı ağır depresyon, dışarıda kaldığı gecenin ertesi günki mükemmel ev kadını rolü ve Frank’in (Caprio) yine o günki anlayışlı koca rolü, çiftin kavga sahnesi oyuncu seçiminin kusursuz olduğunu, Winslet’ın ödülünü hakettiğini kanıtlıyor. Her ne kadar Winslet Caprio’dan büyük görünse de onu biz yine de giydiği kıyafetlere ve saçlarına bağlıyoruz. Sıkıldığınız sahnelerde -oyunlarını kaçırmamak adına- sizi koltuğunuzda oturtmayı başarabilen yine Winslet ve Caprio zaten… Kathy Bates (Helen Givings) film boyunca yine “Titanic”teki gibi çok sevimli ve sevecen ama sonunda klasik dedikoducu bir banliyö kadını. Oğlu, akıl hastanesinden yeni çıkmış ve 37 kez elektroşok yemiş John Givings ise, filmi renklendiren ve Wheelerlar’ın yüzüne doğruları dan dan! söyleyen tek kişi ve tek deli! Çocukların film boyunca nerede oldukları, filmdeki sevişmelerin neden kısacık sürdüğü, April’ın “Devrim Yolu” na gelmeden önce oyuncu olduğunun diyaloglarda neden hiç geçmemesi (başarısız oyuncu olarak bilinmesi yüzünden olsa gerek), Wheelerlar’ın Paris olmuyorsa “yaşam” için neden Frank’ın çalıştığı şehre taşınmadıkları ise ayrı merak konuları…

 

Bu yazı hohlem tarafından kaleme alınmıştır.

 

 

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5