Röportaj: Feza Çaldıran

Fatma Onat
Fatma Onat
11 Kasım 2011

Daha güzel bir geleceğin inşasının çoook uzun olacağının verdiği umutsuzluk böyle filmler yapan insanların varlığıyla bir umuda dönüşüyor. Sonbahar’dan sonra Gelecek Uzun Sürer’de de Özcan Alper’le çalışan Feza Çaldıran, son dönemin en çok dikkat çeken görüntü yönetmenlerinden biri.

Ne zamandan beri sinema setlerindesin?

İlk sinema filmim Derviş Zaim’in Çamur filmi oldu. O projenin olmasının sebebi de Derviş Zaim’in Filler ve Çimen filminde kamera asistanı olarak çalışmamdı. Orda onla tanıştıktan sonra Çamur filmini bana teklif etmişti. Sinema serüvenim öyle başladı. Ondan sonra Handan İpekçi’nin Saklı Yüzler filminde çalıştım. Onda da yine Büyük Adam Küçük Aşk filminde asistan olarak çalışmıştım. Ordan tanıyorduk birbirimizi. Dünyada da böyle oluyor. Üçüncü kamera asistanı olarak başlıyorsun sonra ikiye geçiyorsun. Sonra ‘focus puller’ olarak çalışıyorsun. Doğrusu kendini o evrelerde yetiştirdikten sonra başlamak her zaman daha iyi.

Yönetmen hikayeyi bir bütünlük içinde anlatırken işin estetik boyutunda görüntü yönetmenine çok iş düşüyor mu?

Bir kere görüntü yönetmeni senaryo, yönetmen olmadan yola çıkmıyor.  Kendisine bir senaryo geliyor. Bu senaryo da sana gitmen gereken yerleri gösterip, kılavuzluk yapıyor zaten. Görselliği yönetmenle beraber düşünerek, yaratarak oluşturuyorsunuz. Görüntü yönetmeninin kalemi; kamera, ışık, filtre, teknik aletler. Bunların yanında tabii ki bir estetik görüşü olmak zorunda ki filme bunu yansıtabilsin. Senaryo, yönetmenin bakış açısı, görüntü yönetmeniyle o filmin ortak dilini beraber oluşturmayı sağlıyor. Bir filmi seyredip “Aa ne kadar güzel” deyip görüntü yönetmenini hatırlamak da doğru bir şey ama bir filmi seyredip o filmin senaryosunu, hikayesini, anlatımını beğenip görüntü yönetmeninin çalışmasını da görülebilir hale getirmek gerek. O filmin ruhsal dünyasını, atmosferini hikayenin önüne geçmeden kurabildiyse işini iyi yapmıştır görüntü yönetmeni.

Ümit Ünal’la çalıştığın Kaptan Feza filminde senin görüntülerinin bile filmi kurtaramadığına dair yorumlar yapılmıştı. Senin söylediğinle örtüşen bir durum bu. Ne kadar iyi iş yaparsan yap bütünlük sağlanması çok önemli. Peki, seni tek başına mutlu ediyor mu bu yorumlar?

Benim için önemli olan filmin bir bütün olması. Bir filmin içersinde görüntü anlatım, senaryo, oyunculuk kadar önemli. Kaptan Feza da benim için önemli filmlerden bir tanesi. Orda benim çıkardığım iş öyle ya da böyle konuşulup tartışılabilir. Ümit Ünal daha önce çok çalışmak istediğim bir yönetmen olduğu için benim orda, o sette beraber geçirdiğim süre çok değerli. Onunla çalışmak mesleki hayatıma birçok şey kattı.

Özcan Alper’le çalışmaya nasıl başladın?

Özcan sadece birkaç cümleyle bana anlatmıştı Sonbahar’ı ve çok heyecanlanmıştım. Bana resimler gösterdi. Resimler heyecan vericiydi. Doğu Karadeniz’in dağlarında çekilmiş karlı fotoğrafları gösterdi. Hiç aramızda beraber bu filmi yapalım konuşması geçmedi. Arkadaşça bir paylaşımdı. O onları anlatırken heyecanımı gizledim. Filmde çalışmak istiyordum çünkü. Sonra bana beraber çalışma teklifi geldiğinde o söylediklerini görselleştirecek olmaktan dolayı heyecanım büyüdü. Sonbahar’da yaptığımız yolculuk benim için çok değerliydi. Hayatımın en keyifli yolculuklarından bir tanesiydi. Özcan Sonbahar’da olduğu gibi birkaç cümleyle bana Gelecek Uzun Sürer’den bahsetti. Bir yolculuk hikayesi olduğunu, Diyarbakır, Hakkari, Van’a doğru bir yolculuk olduğunu anlatınca da aynı heyecana kapıldım.

Bazı atmosferler, görüntü yönetmenin top koşturacağı alanı da genişletiyor. Karadeniz de böyle bir coğrafya değil mi?

Çıplak gözle gördüğün zaman inanılmaz derecede seni etkileyen bir coğrafya. Yaptığımız mekan gezilerinde bunun öyle olduğunu görmüştük ama şu var bir görüntü yönetmeninin asıl malzemesi senaryo. Anlatılan öykünün içersindeki mekanlar, atmosfer hepsi senaryoda yazıyordu. Yazılan atmosfere ve mekanlara doğru yer, doğru zaman ve doğru ışıkta çekim yapmamız gerekiyordu. Özcan’ın doğduğu, büyüdüğü yerler olduğu için de çok iyi tanıyordu. Mevsimsel ritmler hakkında hep fikir verdi. Güneş şurdan doğar, yağmur en yoğun şu zamandadır, yapraklar böyle sararır diye her şeyi analiz edip bana aktardı. O yüzden kılavuzumuz senaryoydu.

Senaryo, hikaye çok değerli elbette. Ama bazen sayfa sayfa tasvir edilen bir şeyi görüntüde aynı etkiyle vermek mümkün olmayabiliyor. Senaryoyu iyi anlamak mı çok  önemli?

Senaryoyu okuduğunuz zaman ruhsal bir bağ kuruyorsunuz hikayeyle. Bir görüntü yönetmeni olarak sizin de teklifleriniz oluyor elbette. Filmin ruhunu nasıl anlatabilirim diye düşünüyorsunuz. Ben kendi çalışma sistemim içinde senaryoyu okuduktan sonra onu anlamaya çalışırken, yönetmenle ruhsal bir çözümlemeye giderken aynı zamanda da fotoğraflar ve tablolar üzerinden konuşmak isterim. Ben bir senaryoya bir yolculuk gibi bakarım. Senaryonun bana gelmesinin, o filmi çekme arzumun tesadüf olmadığını düşünürüm. Benim ruhsal bir yolculuğum gibi bakıp o filme neler katabileceğimi düşünürüm.

Mekanlar …

Özcan’la çalışmaya başlarken mekanlara yolculuk yaparak başlarız. Bu durum, yönetmenle beraber uzun zaman geçirebilme, konuşma, hissedebilme olanağı sağlıyor.

Kurmaca ve belgesel gerçekliğin iç içe geçtiği bir film var karşımızda. Gerçek ve poz bir araya gelmiş, yine bir gerçeği anlatıyor sanki.

Evet, çok farklı görselliği, anlatımı olan bir film. Flimin belli yerleri belgesel gerçekçilik üzerine kurulu. Ağıt toplamaya giden bir kızın hikayesi olmasının yanında aynı zamanda yakınlarını kaybetmiş insanlarla röportajlar var. Gerçek insanlar bunlar. Bu belgesel güç, filmi daha anlamlı kılıyor. Senaryoyu okuduğum zaman beni en çok heyecanlandıran yerlerden biri de buydu. Oyuncu kayıp yakınlarıyla belgesel röportajlar yapıyor. Özcan’la konuştuğumuzda bunu, filmi çektiğimiz kameradan değil kurmaca karakterin belgeseli çektiği kameranın gözünden insanlara gösterelim istedik. Çünkü bu insanlar gerçek, anlatılan hikaye gerçek. Bu şekilde anlatırsak insanlara daha gerçek bir anlatım ve görsellik sunabileceğimizi gösterdik.

Kurmaca-gerçek birliği son dönemde birkaç filmde gördüğümüz bir tür. Siz bunu çok estetik, romantik bir sinema diliyle anlatıyorsunuz ama yaşanan olaylar fazlasıyla kirli ve ürpertici diyenler de olacaktır muhtemelen. Ama bu anlatım dili, sinemanın ışığında gerçekleri görünür kılmak olarak değer kazanıyor. Zor bir tür değil mi bu?

Bu söylediğin şeye en uygun örnek; İki Dil Bir Bavul. Beni en fazla etkileyen, son zamanlarda sinema ve belgesel gerçekçilik adına yapılan en iyi örnek. Kamera orda yaşayanların hayatına bir gözlemci gibi girip, onları rahatsız etmeden, belli bir bakış açısıyla bize gösteriyor bazı şeyleri. Orda yaşananları da anlamamıza sebep oluyor. Bu, kişisel bir tercih. Önemli olan insanlara geçen bir duygu yakalamak.

Mesafesini de koyup durumu, hikayeyi anlatabilme kabiliyeti vardı İki Dil Bir Bavul’da. Fakat bazı sinemacılar, sanatçılar yaptığı işte rengini de belli etmekten, politik duruşunu da belirtmekten yana olabiliyor. İki farklı yaklaşım mı var?

Bu, insanların hayata bakışıyla ilgili bir şey. Tiyatroda, edebiyatta bunu gösterebilir ya da düşündüğün şeyi insanlarla paylaşabilirsin ama herkes hayata aynı şekilde bakacak diye bir kural yok. İnsanların stil farkları buradan doğuyor. Kimi politik bakışını yansıtabilir, kimi daha mesafeli yaklaşabilir. Kimi tartışılmasını, kimi tartışılmamasını ister. Bence en önemlisi; her iki bakış açısını da ortaya koyup bir tartışmaya zemin hazırlanması. Gelecek Uzun Sürer’le ilgili şunu söyleyebilirim; barış ortamına katkıda bulunacak bir film. En azından sorgulama, tartışma ortamı yaratacak.

 — spoiler —-

İnsanların acısının gölgesinde kalmış hayvanlara dikkat çekilmiş bu filmde. Açılıştaki atlı sahne çok dikkat çekiyor. Çekimi zor bir sahne miydi?

Senaryoyu okuduktan sonra Özcan’la bu çekiminin nasıl olacağını dair konuşmaya başladığımızda Özcan bunun üzerine çekilmiş bir belgesel olduğunu, boşaltılan, yakılan köyler üzerine birçok şey söylendiğini ama bu bölgede ölen hayvanların, yakılan hayvanların varlığından da sözetti. Orda yaşayan hayvanlar da oradaki insanların kaderine maruz kalıyorlar. Gerçekten de bizi en fazla zorlayan sahnelerden bir tanesiydi. Filmin o sahnesini çektiğimiz yer Van’dı. Prodüksiyonun yaptığı araştırmada Erzurum’da cirit atı buldular. O sahnenin çekimleri bir hafta sürdü. Hem atın komutları uygulaması, hem peşinde koştuğumuz hava koşulları. Çünkü filmin kapalı bir havada kış ortasında geçmesi gerekiyordu.

— spoiler —

Baharda başladınız çekimlere…

Evet, ekim ayıydı ve güneş bir şekilde kaybolmuyordu. Günbatımında çektik. Orda güneş hem doğarken hem batarken dağın arkasında kalıyordu. Bu yüzden sabah bir saat, akşam gün batımından sonra bir saat çekim yapıyorduk. Hemen ertesi gün kaldığımız yerden devam ediyorduk. İstediğimiz çekimleri yakalamaya çalışmak süreyi uzattı ama ben sonuçtan memnunum. Beni en fazla düşündüren sahne en sonunda gerçekleşmiş oldu.

Ödüllerinle aran nasıl? Nasıl bir güzellik katıyor sana?

Mesleki olarak da ödüllerin göreceli olduğunu gördüm. Başka bir jüri başka türlü değerlendirir. Ödül almamak bende motivasyon düşüklüğüne sebep olmuyor ama ödül almış olmak hani insanlar tarafından değerlendirilip ödül almak motive de ediyor. Bunu yarışma olarak gördüğün zaman kazanmak da kaybetmek de var. bir şekilde motive oluyorsun. Sonuçta yaptığın işe devam edeceksin. Bir de sinemanın gücü şu; saklanmayan, görerek değerlendirilebilecek bir şey. Ortada kalan filmler, ödüllerden ziyade.

Filmi dijital çekmemişsiniz sanırım.

Filmi 35 mm sinema filmine çektik. Dijital olarak çekmedik çünkü Güneydoğu’daki o rengin, atmosferin filmle daha iyi görülebileceğini, anlaşılabileceğini düşündük. Filmin içersinde dijital görüntüler de var. Onları filme sonradan aktardık. Bu da filmin içersindeki belgesel görüntülerin daha güçlü olmasını sağlıyor. Bu, filmin de güçlü taraflarından diye düşünüyorum. Post prodüksiyon Yunanistan’da gerçekleştirildi. Renk ve film aktarımları Yunanistan’da yapıldı. Film sinemaskop çekildi. O geniş mekanların daha iyi gözükmesi için böyle bir karar aldık. Haziran ayında Almanya’da ses tasarımı yapıldı.

Yurtdışında daha iyi yapılıyor diye mi?

Yurtdışından alınan fonların o ülkelerde harcanması gerektiği için yurtdışında yapıldı. Bir de film evrensel bir şey olduğu için yabancı bir görüntü yönetmeniyle de çalışabilirsin. Yabancı bir laboratuarla da çalışabilirsin. Farklı ülkedeki insanların da katılımı filmi daha yaratıcı kılıyor.

O zaman sen de ilerde yabancı yönetmenlerle çalışabilirsin.

Olur tabii, neden olmasın.

Yeni film var mı?

Evet, Erden Kıral’ın Kuş filmi için Zonguldak’a gidiyorum bu gece.