Heaven (2002): Kieslowski’nin İzinde, Ona Çok Uzaktayız


Aylin Solakoğlu
30 Haziran 2012

Sinema kuramcısı, Christian Metz sinemanın öyküler anlattığı için bir dili olduğunu öne sürmüş, dilbilimin filmin hammaddesi olarak göstergelerden doğduğunu söylemiştir. İyi bir öykü kurgulanmadan, sinematografinin salt gücüyle, sadece bir hareketli görüntü olmaya mecburdur. Oysa kurguyla gelen öykü, anlatıcının dilini güçlendirir ve izleyicinin paydaşlığını sağlar.

Tıpkı, Polonyalı yönetmen Kieslowski’nin sinema dilinde uyguladığı yöntem gibi. Göstergeler insani duyguları harekete geçirmeli ve öykü kendi doğasına uygun şekilde, düş gücüyle akıntısını bulabilmeli. Dekalog serisi, Renk Üçlemesi gibi filmlerle sinema tarihinde önemli bir yer edinmiş olan Kieslowski’nin 96’da gelen erken ölümü, arkasında beyazperdeye yansıtamadığı senaryolar bırakmasına neden oldu. Cennet, Cehennem ve Araf üçlemesinin senaryoları hazırdı fakat bu senaryoları peliküle işleyen yönetmen Kieslowski olamadı. Bu durumda da kaçınılmaz soru dile geliyordu: Kieslowski bu senaryoları filme çekseydi nasıl olurdu?

Heaven, 2002’de Berlin Film Festivali’nin açılışında seyirciyle buluştuğunda, yönetmen koltuğunda Run Lola Run’dan tanıdığımız Alman sinemacı Tom Tykwer vardı. Film, Tykwer’ın yenilikçi kamera kullanımı ve gerilimi seven yapısıyla Kieslowski’nin dingin mizacında ilginç bir ortaklığı ortaya çıkarmıştı. Büyük bir yönetmenin izinden attığı adımların yanına adımınızı atmak, izlerin üstünden yürümekten daha zor bir uğraştır. Tykwer’ın hem taklit etmekten uzak durma içgüdüsü hem de yönetmene bir saygı duruşu niteliğinde, onun dünyasına paralel bir dünya kurma çabası ortaya mükemmel bir iş çıkaramazdı. Bunu bilmesine rağmen Heaven’ı çekmesi ise yönetmene karşı sevgimizi elbet perçinledi.

Kieslowski’nin mizacında filmlerinin isimleri ya da onlara yüklediği tema, her daim zıtlıklardan ve çatışmalardan oluşan öykülerden doğar. Film, eşitliği anlatıyorsa öyküdeki kahramanlar eşitsizliğin timsalidirler. Eğer filmin ismi Cennetse; mekân cehennem, kahramanlar ise iyi ve kötünün melez çocuklarıdır. İzleyiciyle oynan bu akıl oyunu, didaktisizmin bir getirisi gibi görünse de insanın ahlaksal doğrularını bulmalarının yegâne yolu, onları çatışmanın ortasında bırakıp, kendi doğrularını bulmalarını sağlamakla başlar.

İtalya’da İngilizce öğretmenliği yapan İngiliz asıllı Philippa (Cate Blanchett) ve ona âşık olan bir İtalyan polis memuru Filippo’nun(Giovanni Ribisi) kaderi beklenmedik bir şekilde, şartların en uygun olmadığı biranda kesişir. Philippa, eski eşinin karıştığı uyuşturucu ağının masum insanları hedef almasını kabul edemeyip, ağın merkezindeki kişiyi öldürmek ister fakat eylemi başarısız bir girişim sonucu dört masum insanın hayatına mal olur ve tutuklanır. Bu tutukluluk süreci, filmin oyunculuk olarak zirveye çıktığı anlardır. Blanchett’in duygusal geçişleri ve filmin ilk sahnesiyle zirveden aşağı doğru inen gerilim havası filmin ilk yarısına kadar polisiye-gerilim ekseninde ilerler. Aşkın neler yaptırabileceğinin ve insanın cennetinin aslında cehennemle kuşatıldığının mizanseni içinde eriyip giden Filippo ve Philippa’nın kaçış serüveni, iki mükemmel oyunculuk ve İtalya’nın güzel doğası ile iyi bir eş olur.

Cennet, sevdiğimiz kişinin yanımızda olup tüm sorunlardan uzakta olduğumuz bir yerse, oraya gitmek için ne kadar yükselmeliyiz? Flippo’nun tıpkı filmin başındaki helikopter simülasyonunda sorduğu gibi ‘’Peki ne kadar yükseğe uçabilirim?’’ İnsan, cenneti bulmak için mi çabalar, yoksa cennetten kovulmak adına mıdır tüm yaptıkları? Filippo ve Philippa’nın aynı gün doğmaları gibi isim benzerlikleri de tipik bir Kieslowski mizacı olduğu halde, iki aşığın çıktığı bu kaçış yolunda güçlendirdikleri aşk; Adem ve Havva’nın cennetten kovulma tasvirine pek benzerdir. Bu benzerlikler bir elmanın ikiye ayrılmış halini mi anlatır? Sanırım bu soruya da izleyici cevap vermeli.

Tykwer bazı sahnelerde öyle güzel bir yere kamerasını yerleştirir ki, izleyici bu sekanslara hayran olabilir. Fakat genele baktığımızda içinde çok güzel sinematografik sahneler bulunan, yönetmenin etkinleşemediği bir film görürüz. Kieslowski’nin senaryo dilini çözümlemek ve az diyaloglu seyirciye bol monolog bırakan öykünün, şiirsellik kotasında eritilmesi zor bir uğraş olsa gerek. Tykwer da üçlemenin diğer iki filmindeki yönetmenlerden daha başarılı bir sonuç ortaya koymuş, özellikle Araf’ın başarısızlığı ve Cehennemin pek ses getirememesi, Cennet filmini, tarz olarak Kieslowski’ye yaklaştırıyor fakat alıştığımız Kieslowski filmlerinin ruhunu ve sonunda bıraktığı vurucu sorgulama sürecini Heaven’da bulamıyoruz.

Bir sinema yazısı Metz’le başlamışsa, Metz’le bitmelidir: ” Bir filmi açıklamak zordur, çünkü onu anlamak kolaydır.”

 

***

Aylin Sol

Twitter

 

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5