Gri Kurt (2011): Doğanın İnsana Karşı Düşlenen Zaferi

Neslihan Güngör
Neslihan Güngör
07 Haziran 2012

Jack London gökyüzünde ne güneşin göründüğü, ne de görüneceğine  dair bir ipucunun bulunduğu, göz alabildiğine beyaz, karla kaplı, muazzam derecede soğuk coğrafyada, yaşam mücadelesi veren bir adamın hikayesini anlatır Ateş Yakmak adlı kitabında. Keskin soğukta kampa ulaşmak için kat edilen yolda, donan ellerinin “nerede olduğunu anlamak için eğilip bakan” öykünün kahramanı; “kollarının ucundan aşağı doğru sallanan” elleriyle mutlak bir ölüme doğru adım adım yol almaktadır.

Doğa insan ilişkisinde, insanoğlunun içine düştüğü en büyük yanılsama doğanın mutlak ve tek hakimi oluşu yönündedir. Gelişen teknolojinin yarattığı olanaklar ve bunun neden olduğu geri getirilemez ziyan, hem insanlığın en yalın haliyle kendi kendine yabancılaşmasına, hem de felsefi anlamda doğadan uzaklaşmanın beslediği yarı-tanrısal deformasyonunu yaşamasına neden olur.

Sel, hortum ya da deprem gibi tecrübeler sonrasında, her ne kadar evrimin ve ileri teknolojinin getirdiği avantajlara sahip olsa da, doğanın gücü karşısında insan kendini çaresiz hissedir. Felaket olarak adlandırılan bu doğal olaylar, insanoğlunu kısa bir süreliğine de olsa kendisiyle yüzleşmeye, doğa içerisindeki duruşunu yeniden tanımlamaya iter. Ne var ki kentsel yaşamın kopuk ilişki sistematiğinde bu tanımlama çabası travmanın atlatılması kadar uzun ömürlüdür ancak. Çark yeniden döner, ekosistemin diğer üyelerinin ihtiyaç ve alanları göz ardı edilir, kimyasal ve atık maddeler önlem alınmaksızın doğaya bırakılır, bir kez daha içinden çıkmış olduğumuz ortam düşüncesizce yok edilir.

Doğa insan mücadelesinin konu olarak işlenmesinin işte böylesi çekici bir tarafı vardır. Bu vahşi tasarım, hem sıcak evlerinin güvenli ortamında, ancak sanatsal yaratı sayesinde bu tarz tehlikeli bir yolculuğu göze alabilen okuru tatmin eder, hem de varlığına dair yürüttüğü usavurmada özeleştiriye dönük bir kırılmanın yolunu açar.

Bu yönüyle bakıldığında elbette ki sinemanın konuya kayıtsız kalması beklenemez. İkinci Dünya Savaşı sırasında Atlantik’te batan bir gemiden sağ kurtulanların hayatta kalma savaşını anlatan Yaşamak İstiyoruz (Lifeboat – Alfred Hitchcock, 1944), kaza sonucu   Avustralya’ya düşen 14 yaşında bir kız ve erkek kardeşinin macerasının anlatıldığı Sonsuz Çöl (Walkabout – Nicolas Roeg, 1971), Alex Garland’ın romanından uyarlanan Kumsal (The Beach-Danny Boyle, 2000) ve Türk sinemasında Derman (Şerif Gören-1983) ve  Yol (Şerif Gören-1981) ilk akla gelen örneklerden bazılarıdır.

Joe Carnahan’ın ülkemizde Gri Kurt adıyla gösterime giren son filmi The Grey tam da bu noktadan okunmaya elverişlidir.

Film uçak kazası sonrasında Alaska’nın amansız coğrafi ve iklim koşullarına, bir kurt sürüsünün takip ve tacizine karşı hayatta kalma mücadelesi veren bir grup insanın yer yer psikolojik detaylara inen öyküsünü anlatır.

Daha önce yaşanmış benzer deneyimlerin aktarıldığı belgesellerden yabancı olmadığımız,  insanın doğanın gücü karşısında hissettiği çaresizlik ve acizliği, güçlü oyunculuklar ve zaman zaman karakterlerin psikolojik altyapılarının ve geçmişle olan bağlarının değerlendirilerek izleyiciye sunulması yönüyle film başarılı bir biçimde aktarır izleyiciye.

Geçişlerde ana karakterin eşiyle olan sessiz diyaloğunun kullanıldığı yapımda,  kurt sürüsü ve insan grubunun benzer davranış biçimlerinin altı çizilerek, kurda karşı kurt eşleştirmesi yapılmıştır. Frank Grillo tarafından canlandırılan gözü pek Diaz ve Liam Neeson’ın hayat verdiği, sükûnetiyle insanı zaman zaman ürküten John Ottway karakterlerinin, insan grubunun hiyerarşisinde sahip oldukları konum, karşı karşıya gelecekleri kurtların beta ya da alfa olarak belirlenmesini sağlar.

Sadece aç oldukları için avlanmak zorunda olan kurtlarla, -ölü kurdun başının kesilerek sürüye atıldığı sahnede iyice belirginleşen, gitgide bir zevk eylemine dönüşen kurt öldürme- kan dökme eyleminin sorumlusu olan insanlar kıyaslanınca, kurtların içgüdüsel hayvani eylemden daha insani bir pratiğe sahip olduğu görülür.

Özellikle konuyu besleyen yan öykü ve iç çatışmaların ince detaylarla işlenmesiyle öne çıkan film, ölmek üzere olan adamın güzel, uzun saçlarını neşeli bir şekilde kıkırdayarak yüzüne süren kızını anımsaması gibi sahnelerle kurduğu şiirselliği, finalde Alfa kurtla yüzleşen Ottway sayesinde doruğa çıkarır.

Kurtulma umudunu beyhude bir çaba olarak görerek, ölen arkadaşlarından yakınlarına vermek üzere topladığı cüzdanlarının yanına, eşinin bir zamanlar kendisine yazmış olduğu notu ekleyen karakter, son bir çabayla durumu toparlamaya çalışacaktır.

Babasının yazdığı ve John Ottway tarafından okunan “bir kez daha savaş ki, aklımız da bu kalsın. Bu gün yaşa ve öl!” şiirinin vaat ettiği sinemasal gerçeklik bir aksiyon filmine yaraşır bir şekilde son bulurken, Liam Neeson’ ın başarılı oyunculuğuna karşın nihai savaşta, doğanın zaferi umut edilir gönülde. Her geçen gün insanlığın amansız saldırılarına karşı, yok olan tür ve yaşam alanlarıyla direnen doğa, aslında mücadele adil bir biçimde sürdürülüyor olsa galip gelmeyi hak eden tek taraftır çünkü.

 

Neslihan Güngör

gungorness@hotmail.com

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5