Green Room: Çürük ve Uyuşuk

Sosyal medyada var olmayı tercih etmeyen, ellerinde olsa cep telefonlarını bile çöpe atacak, karın tokluğuna müzik yapan indie-punk grubu “Ain’t Rights” ve karşılarında bir klüp dolusu neo-Nazi. Jeremy Saulnier, Blue Ruin’den sonra üçüncü uzun metrajı Green Room’da karmaşık hikayelerin derinliğine sığınmaktansa, yine basit çatışmaları ustaca yönetmeyi tercih ediyor. İlk bakışta politik bir gerilime dönüşecekmiş izlenimi veren film ilerledikçe sıradan bir savaşa, hatta karakterlerin deyimiyle bir nevi paintball oyununa dönüşüyor. Bir yanda kendi halinde birkaç gençten oluşan indie-punk grubu, diğer yanda ise olabileceklerin en kötüsü: eroin kaçakçılığı da yapan bir neo-Nazi kültü. Hikayesini bu neredeyse karikatürleşecek kadar basit yapının üzerine kuran filmin gücü de bu netliğinden geliyor. Filmin hikayesinden gayet bilinçlice çekip çıkardığı tüm karmaşa ve derinlik; adı gibi yeşilin tüm tonlarını kullanan mizanseni, gama haçları ve grafitilerden oluşan boğucu atmosferi ve herkesin kazara öldüğü ya da hayatta kaldığı, “rastgelelik” hissi veren kurgusunda yeniden vücut buluyor.

Filmin başında bir radyoya verdikleri röportajda kendilerini pek fazla tanıtmamalarının sebebi olarak “Müzik için orada olmalısın, o öfkeyi hissetmelisin” diyen grup üyeleri bu arzularını sonuna kadar tatmin ediyorlar diyebiliriz. Öfkeye ve daha yakından hissetmeye dair bu arzu filmin genel hissini de oluşturuyor, çünkü hikaye oldukça tesadüfi ve içgüdüsel olarak ilerliyor. Son ana kadar büyük savaş planları ve stratejiler yok, sadece çıplak bir hayatta kalma çabası var. Büyük ve yemyeşil bir tarlanın ortasına sürülmüş minibüslerinde uyanan hayatlarından bezmiş grubumuz git gide daha dar alanlara sıkışıyor, son olarak da “Yeşil Oda”ya, yani para için konser vermek zorunda kaldıkları neo-Nazi barın soyunma odasına hapsoluyorlar. Grubun tek kadın üyesi olan Sam soyunma odasında telefonunu unutunca (gerçekten de her şey fazlaca tesadüfi) bir cinayete şahit olan grup üyeleri kendilerini bir ölüm kalım savaşının ortasında buluyorlar. Klüp sahibi Darcy (Patrick Stewart) tüm “diplomatik” becerileri ile grubu odadan çıkarmaya çalışsa da, bir süre sonra planın herkesi yok etmek olduğu anlaşılıyor.

Hikayenin tesadüflere dayalı ilerleyişi bir yandan da fazlaca tasarlanmış hamlelerle bezeli. Örneğin daha adlarından başlayarak (Ain’t Rights, yani bir nevi” “Sağ olmayan”) bir neo-Nazi klübü için fazlaca savunmasız kalan grubumuz uyarılara rağmen sahnede Dead Kennedys’den “Nazi Punks Fuck Off” söylüyorlar. Filmin politikleşeceğini düşündüğümüz, hatta belki de bu karşılaşmayı arzuladığımız anda büyük, vahşi ve faşist bir saldırı yerine birkaç tane şişe fırlatılıyor cılız kalabalıktan sahneye. Tabii ki beklediğimiz dehşetli karşılaşma gerçekleşmiyor, en azından bu noktada değil. Grubumuz kendi halinde sahneden iniyor. Böyle boğucu ve korkutucu bir atmosferde, böyle bir şarkı karşısında bile saldırıya uğramayan grup üyeleri, gerçekten de bir telefon nedeniyle teker teker dökülüyorlar. Filmin bu hamleyi bilinçli şekilde tasarladığını, kendi basit yapısıyla bir nevi dalga geçtiğini söyleyebiliriz. Öte yandan karşımızda “Unutmayın, bu bir parti değil, bir hareket!” sloganıyla zombileşmiş müritlerine seslenen, alt katta ise “zenci eroini” ticareti yapan diplomatvari bir klüp sahibi var. Sauilner belli ki biraz da içi rahat bir şekilde eskisi gibi “kötü adamlar” yaratmak istiyor, neo-Naziler ise bunun için biçilmiş kaftan.

Öte yandan bu bilinçli şekilde basitleştirilmiş yapının ardında mizansenle yaratılan bir çürümüşlük hissi yatıyor. Yeşilin görüp görebileceğimiz tüm tonlarıyla bezeli filmde neredeyse nem ve küf kokusunu burnunuzda hissedebiliyorsunuz. Özellikle yemyeşil bir tarlada başlayan geniş ve nispeten ferah kadrajlar duvarları soyulmuş, dumanlı bir soyunma odasına sıkıştıkça. Neredeyse adım atmaya üşenen, yeni olana kendilerince direnen ve bir nostalji hissine tutunmaya çalışan punk grubu üyeleri daha ilk sahneden bile uyuyakalmış ve uyuşuk bir biçimde resmediliyorlar. Bu punk’un eskimişliğine dair bir söz müdür, yoksa çürümüşün ötesinde bir zihniyete sahip neo-Nazilere bir alıştırma sekansı mıdır bilemiyoruz ama, filmin başlarda kurduğu tüm bu uyuşukluk atmosferine kelimenin gerçek anlamıyla bir savaş açtığı kesin. Özellikle filmin ilerledikçe bir slasher’a dönüştüğünü düşünürsek, tüm “arka odalarıyla” ve arkaikliğiyle bu müzik klübü Texas Chainsaw Massacre’dan fırlamışa benziyor. Taşranın ve feodal köklerin temsilcisi, yeni üretim modelleri ve modernitenin kurbanı Leatherface ve ailesinin yerini ise bu sefer kokuşmuş ideolojiler satarak eroin ticareti yapan neo-Naziler yer alıyor. Şehirden gelen gençler ise bu sefer hala bir umut punk’a tutunmaya çalışan Ain’t Rights. Her ne kadar kendi nostaljileri kendi sonlarını getirecek olsa da, hayatta kalma içgüdüleri filmin yeşilini gore’un kırmızısına dönüştürüyor ve biraz da olsa nefes alıyoruz.

Aslı Ildır
asliildir@gmail.com

***

Türkçe Adı: Dehşet Odası

Yönetmen: Jeremy Saulnier

Senaryo: Jeremy Saulnier

Yapım: ABD 2015

Oyuncular: Anton Yelchin, Imogen Poots, Patrick Stewart

Süre: 95′

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5
Araç çubuğuna atla