Good Time (2017): Sokakların Oyun Alanları

Şehirlerin ürettiği yaşam pratiği, bireylerin ve toplumların davranışlarını biçimlendiren belirleyici etkenlerden kuşkusuz en önemlisi. Çünkü yaşadığımız ortamın bizlere sunduğu ya da dayattığı birçok imkan ve zorluk, şehrin yapısıyla birlikte gelişiyor. Sokakların, o sokakların yarattığı insan prototiplerinin kimliğe bürünme hali, bireyleri bulunduğu yerle ve çevreyle birlikte inşa eden kolektif bilincin de göstergesi oluyor. Şehrin kendi kendine çizdiği sınırlar içindeki hareket imkanı, o şehrin içindeki bireylerin özgürlük alanlarının belirleyicisi olurken, çoğu zaman bu özgürlük alanının simülasyondan farkı kalmıyor. Yaşayan bir organizmanın içinde kendi habitatını yaratmak için ömür tüketen bireylerin kendi hayatlarını çizmek için sarf ettikleri çaba devreye giriyor bu noktada. Özellikle 21. yüzyılın ikinci yarısından itibaren dengeleri değişen dünya düzeninde, modernizmin ve bireyselliğin izinde, şehrin çizdiği sınırların ötesini gören ve bu sınırı aşmak isteyen kayıp neslin varoluş amaçlarını bu simülasyonu kırma noktasında inceleyebiliyoruz.

Sinemada tam da bu ikinci yarıda gelişen yeni bir dille etkilerini görmeye başladığımız, Amerikan bağımsız sinemasının oluşturduğu, sıradan hayatın boşluğuna ve devinimine odaklanan bakış, yolunu bulmanın peşinde olan bireyler için önemli bir dayanak oluyor. Cassavetes’in bu bağlamda karakter ve mekan ilişkisini merkezine alarak kurduğu dil, Jarmusch’un bireylerin kayıp ruhlarına ve belirsiz geleceklerine odaklandığı temalar, hatta Yeni Hollywood/Amerikan sinemasında, sokaklarla var olan şehirleri ve toplumların kirli düzenini irdelemek niyetinde olan Scorsese’in yarattığı tekinsizlik, şehirler ve onların yarattığı yeni nesil insanlar üzerinde bir düşünme pratiği sunuyor izleyicilere.

Bu dilin peşinden giden Safdie Kardeşler de, son yıllarda Amerikan Sineması’nda eşine sık rastlayamadığımız gerçeklik temsillerine dayalı özgün anlatımın önemli temsilcilerine dönüştüler bile. 2014 yapımı Heaven Knows What’la mekanla kurulan ilişkiyi karanlık atmosferle ve özgün dille birlikte yeni bir boyuta taşıyan Safdie’lerin son filmi Good Time da senenin en merak edilen filmleri arasındaydı. Bu senenin Cannes seçkisinde yer alan Good Time, bir soygun hikayesi çerçevesinde iki kardeşin hayatlarındaki birkaç güne tanık ediyor bizi. Robert Pattinson ve Benny Safdie’nin iki kardeşi canlandırdığı film, kardeşlerden Nick’in terapi seansıyla açılıyor. Yakın plan kullanımlarına alışık olduğumuz Safdie Kardeşler’in kurduğu sinema estetiğinin Good Time’da bir imzaya dönüşmesi de daha filmin ilk sahnesinden kendini belli ediyor. Terapide Nick’in kendini ifade ediş biçiminden kapana kısılmış ruh haliyle birlikte, buna alternatif olan seçeneğin görülmediği hatta karakteri o kadraj dışında tanımlayamayacağımız bir alan yaratıyor Safdie’ler. Bu alanın bizlere kısıtlı bir görüş açısında sunulması hikayenin sonrası için ayrı bir öneme sahip. Çünkü kardeşini o rehabilitasyon merkezinden almaya gelmiş Connie’nin doktorun odasının kapısını açarak kadraja ve mekana dahil olmasıyla çerçevemiz, onların bağlı bulunduğu koşullara paralel olarak genişliyor.

Connie ve Nick mekanları genişletip kendi alanlarını yaratma gayretine girdikçe, aslında kadraja kısılmış olan yüzleri o kadrajın dışında kalan şehrin kuracağı oyunlar hakkında hiçbir şey bilmediklerine dair bir tablo çıkarıyor önümüze. Filmin açılış sekansından sonra gelen soygun sahnesi de aslında filmin temel meselesi olmaktan öte, sokaklarda onların payına düşen yaşamın sınırlarını genişletmek hatta bu sınırları tümden parçalamak için gösterilen bir çıkış noktası. Paraları alıp bankadan çıkışlarıyla birlikte, şehrin göbeğinde bir kaçma kovalamanın içine düşen kardeşler, New York sokaklarının yarattığı kaosa paralel olarak, peş peşe yaşanan küçüklü büyüklü aksilikleri de peşlerine takıyor. Şehrin onlara vaat etmekten imtina ettiği imkanları arayıp bulma derdindeki Connie’nin azmi, kardeşine duyduğu sevgiyle beraber kendi için daha da tehlikeli boyutlara ulaşırken, bu tehlikeyi yaratan nedenlerin Connie’nin başına açtığı işlerden çok Pandora’nın Kutusu misali sokakların yarattığı potansiyel kötülüğün ortaya çıkmasıyla açıklanabilir.

Sınırları genişletmeyi, şehrin ruhunda kendisi ve kardeşi için yer açmayı kafasına koymuş olan Connie’nin attığı her adım, şehir düzeninden simge binalarına kadar gücün ve şaşaanın adresine dönüşmüş, dünyanın en büyük metropollerinden olan New York’un bir başka hamlesiyle hüsrana uğruyor. Kaçma kovalamanın bir birey-şehir savaşına dönüştüğü hikaye kurgusu, üzerinde yaşadığı insanlar için kurduğu imkanlarla bezeli dünyayı o insanlardan sakınan bir şehrin Connie’yi alt etmek için kurduğu bir bulmacaya andırıyor git gide. Bu yüzden Good Time’a sadece bir soygun filmi olarak bakmaktan ziyade, kendi kısıtlı dünyalarını yırtarak bu bulmacayı çözebilmek adına, şehirdeki varoluşlarına dair ufak bir ipucunun peşinde pervasızca koşan karakterlerin tutkusuna odaklanmak, Safdie’lerin kurduğu dünyayı daha net görebilmeye de olanak yaratıyor.

Josh ve Benny Safdie’nin karanlığın, tekinsizliğin, şehrin sokaklarda atan kalbinin yüzümüze vuran bir soluğa dönüştüğü yönetmenlikleri, Good Time’ın sonrasında da yaşadığımız bu deneyimin uzun süre aklımızdan çıkmayacağının da habercisi oluyor.

Sezen Sayınalp

***

Yönetmen: Benny Safdie, Josh Safdie

Senaryo: Benny Safdie, Josh Safdie

Yapım: ABD, 2017

Oyuncular: Robert Pattinson, Benny Safdie, Jennifer Jason Leigh

Süre: 101′

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
1 vote, average: 4,00 out of 51 vote, average: 4,00 out of 51 vote, average: 4,00 out of 51 vote, average: 4,00 out of 51 vote, average: 4,00 out of 5