Gone Girl (2014): Sekiz!

David Fincher, ele aldığı malzemeye kendi üslubunu ustalıkla yerleştirmesini bilen, yakından takip edenlerin “Tam bir David Fincher filmi” diyebileceği trükleri işlerinin arasına ince ince yerleştiren bir yönetmen.

İlk kez uzun metraj bir film için kamera arkasına geçtiği 1992 tarihli Alien 3 (Yaratık 3) de dâhil olmak üzere her biri başka kapılar açan dokuz uzun metraj filmle çıkmıştı şimdiye kadar seyircinin karşısına. 2011 tarihli yeniden çevirim The Girl with the Dragon Tattoo (Ejderha Dövmeli Kız) dışında bütün filmleri için girişteki tespitin geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Filmlerin ‘niteliğinden’ bağımsız olarak tabii. Ancak The Girl with the Dragon Tattoo’yu bunun dışında tutmamızın nedeni hem filmin bir yeniden çevrim hem de neredeyse orijinal filmin birebir taklidi olması. Kaldı ki bu filmin finalinde Lisbeth Salander karakterinin kişiliğinden hiç de beklenmeyecek bir jest yapması gibi çok fazla Amerikan bir yorum yer aldığını, hikâyenin tutarlılığını bozduğunu ekleyelim.

Bu hafta vizyona giren Gone Girl (Kayıp Kız) de baştan sonra bir David Fincher filmi. Ama yönetmenin filmografisine baktığımızda daha çok Se7en (Yedi) ve Zodiac ile akraba olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Fincher, gerilim kurmakta ve oyuncularından en üst düzey verim almaktaki ustalığını bir kez daha konuşturuyor. Film, taşradan New York’a büyük umutlarla gitmiş ama sonunda doğduğu topraklara geri dönmek zorunda kalmış Nick Dunne’nin tipik orta sınıf bir Amerikan evinin önündeki görüntüsüyle açılıyor. Sabah işlerini tamamlayıp evine dönen Nick, karısı Amy’nin kayıp olduğunu fark edince polise haber veriyor. İşin içine medyanın da girmesiyle, bir zamanlar ailesinin yazdığı çocuk kitabının da kahramanı olan ‘güzel’ Amy’nin akıbeti ulusal bir sorun haline geliyor.

gone girl

Gillian Flynn’ın kendi romanından senaryolaştırdığı hikâye iki ayrı koldan akıyor. Filmin ilk yarısında Nick’in gözünden Amy’nin kayboluş öyküsünü izlerken, ikinci bölümden Amy’nin gözünden yaşananları görme fırsatı buluyoruz. Gone Girl, David Fincher’ın uluslararası alanda sükse yaptığı Se7en’ıyla yakın bir akrabalık bağı taşıyor aslında. Yazının başlığındaki ‘Sekiz’ ifadesi biraz da buna gönderme. Çünkü Fincher, bu kez ortak bir günahın peşine takıyor kamerasını. Yalnızca sıkça gördüğümüz orta sınıf Amerikan ailesi çürümüşlüğünü değil; medyanın, polis departmanının, hukuk sisteminin, kardeşlik- arkadaşlık bağlarının ve anne/baba olma durumunun Amerikan toplumunda nasıl bir imaja dönüştürüldüğünü ustalıkla seriyor gözler önüne. Gone Girl’ü bu bakımdan American Beauty (Amerikan Güzeli), Revolutionary Road (Hayallerin Peşinde) ya da Little Children (Tutku Oyunları) gibi yakın dönem orta sınıf Amerikan ailesine odaklanan filmlerden ayırmak gerekiyor.

Birkaç ustalık gösterisinden dolayı. İlki Flynn’ın senaryosu yalnızca evlilik ya da aile gibi ‘sistemin yapı taşı’ kurumlarının ikiyüzlü dinamiklerini ortaya koymuyor. Bu çekirdek ailenin doğrudan ya da dolaylı olarak ilişki kurduğu akrabalar, devlet kurumları, hukuk ve medya algısını da nasıl şekillendirdiğini; aynı sahtelik ve ikiyüzlülüğün yalnızca toplumda değil, bütün kurumlar içerisinde egemen hale geldiğini ustalıkla aktarıyor seyircisine. Amy’nin Amerikan toplumunun hassasiyetlerini (şiddet gören, aldatılan, hamile kadın) ustaca kullanışının yarattığı algıyı; Nick’in bu algı içerisinde bir süre debelendikten sonra oyunun kuralını hızlıca kavrayıp kendisine alan açışını ve nihayetinde birbiri ardına gelen ‘suç’lar silsilesinin sahte bir ‘kutsal aile’ görüntüsü altında nasıl da saman altı edildiğini görmek mümkün.

gone_girl_2-2

Fincher’in ustalığının bir diğer ayağını ise bu kadar karmaşık ve ‘kâğıt üstünde’ inandırıcılıktan uzak bir hikâyeyi ‘basitçe’ anlatmadaki mahareti oluşturuyor. Fincher karakterlerini, bu karakterlerin içinde bulundukları evreni öylesine ustaca kuruyor ki, ‘her şeyin üzerinin örtülmesi’ saikıyla şekillenen bir ‘kurumsal’ mutabakatın dehşeti karşısında kala kalıyorsunuz. Fincher, daha önceki filmlerinde ustaca yaptığı iki şeyi burada da tekrarlıyor. İlki, örneğin The Social Network’de (Sosyal Ağ) olduğu gibi, ana karakterler dışındakilerin de hikâyelerine alan açıyor ve onların hikâye içindeki yerini sağlamlaştırıyor; ikincisi de tıpkı Se7en’da olduğu gibi sağlam bir gerilim/polisiye atmosferi kurmayı başarıyor.

Fincher’ın Ben Affleck’i perdede seyredilebilir kılmak gibi önemli bir başarıya imza atması bile sayfalarca yazılabilir (!) ama asıl olarak Amy’yi canlandıran Rosamund Pike’in klişe tabirle söylersek ‘Oscarlık’ performansına şapka çıkarmamız gerek.

Gone Girl, Polanskivari bir paranoyayı, Hanekevari bir huzursuzluğu ve Finchervari bir gerilimi aynı anda bulabileceğiniz yılın en iyi yapımlarından.

 

Şenay Aydemir

 

Yönetmen: David Fincher

Senaryo: Gillian Flynn (senaryo ve kaynak roman)

Yapım: ABD, 2014

Oyuncular: Ben Affleck, Rosamund Pike, Neil Patrick Harris, Tyler Perry, Carrie Coon, Kim Dickens

Süre: 149′

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5