Let Me In (2010): İsveç’ten Amerika’ya

Kaan Karsan
Kaan Karsan
20 Temmuz 2011

2008’de eline el kamerasını, arkasına J.J Abrahms’ı alıp, projenin kalemini de çoktandır bir tv fenomeni olarak kabul edilen Lost’un senaristlerinden Drew Goddard’a veren Matt Reeves, başarılı bir “yalancı gerçekçi” film olan Cloverfield’ı çekmişti ve genel olarak otoritelerin beğenisini kazanmıştı. Doğal olarak piyasada Lost sayesinde çok bilindik bir isim haline gelen J.J Abrahms’in adı Cloverfield ile daha çok özdeşleşse de, o projenin yönetmen koltuğunda Matt Reeves’in oturduğu tartışılmaz bir gerçekti. Matt Reeves, 1996’da çektiği ilk filmi, sıradan romantik komedi “the Pallbearer”dan sonra kendini televizyon işlerine verdiğinden adı sinema çevrelerinde fazla duyulmamış bir yönetmendi. Cloverfield’den sonra yarattığı gerilim, sunduğu başarılı mizansenler sayesinde bir sonraki filmi heyecanla beklenen yönetmenler arasında Matt Reeves’in ismini anmak çok da abes olmayacaktı.

Cloverfield’ın hem gişedeki başarısı hem de filmden birçok eleştirmen tarafından övgüyle bahsedilmesi Matt Reeves’i hızlıca yeni bir proje arayışına itmiş olacak ki Matt Reeves “Let Me In” ile geri dönüyor. Film ülkemizde Amerika’daki gösteriminden neredeyse bir yıl sonra gösterime giriyor.

“Let Me In”, 2008 yapımı enfes İsveç filmi “Let the Right One In”in gösteriminden iki sene sonra Amerikalılaştırılan yeniden çevrimi olması dolayısıyla ilk bakışta şimşekleri üstüne çeken bir film. Hollywood’un bugüne kadar Avrupa yapımı başarılı filmlere yaptıkları, oluşan bu önyargının başlıca nedeni elbette ki. Hele bir de uyarlanmak için seçilen film “Let the Right One In” gibi her elementiyle “Hollywood” izleyicisinin ortalama beklentisine ters düşen bir film olunca henüz film çekilmeden orijinal filmin hayranlarından gelen homurdanmalar kaçınılmazdı. Film, bazı çevrelerce henüz çekilmeden bir hayal kırıklığıydı. Hazırlanan fragmanı bile Matt Reeves’in filme anlamsız bir dinamizm kattığı, filme bir suçlu-polis kovalamacası kaftanı giydirdiği ipucunu veriyor ve bir yeniden çevrim felaketinin kapıda olduğunu söylüyordu.

İyi bir uyarlama nasıl yapılır, orijinal film nasıl yad edilir gibi soruların güzel bir cevabı bu yeniden çevrim.

İlginçtir, “Let Me In” koparılan bütün bu yaygaraya rağmen orjinaline müthiş bir saygı duyan bir film. Matt Reeves’in tercihleri, kendisinin de ilk filmin en büyük hayranlarından biri olduğunu ve orijinal filmin en büyük savunucusunun de yine Matt Reeves olduğunu gösteriyor. Matt Reeves, adeta Hollywood’da “Let the Right One In”in tüm değerlerine sahip çıkıyor ve neredeyse ilk filmin karbon kopyasını çekiyor.

Tomas Alfredson’ın “Let the Right One In”indeki atmosfer aynen korunmuş Matt Reeves’in filminde. O soğuk Avrupa atmosferine soğukluk katan İsveç iklimi, uzun çekimler, derinlikli karakterler ve tüyler ürperten ama sıcak bir hikaye… Kopyalanması oldukça zor olan bütün bu unsurlar Matt Reeves tarafından müthiş bir şekilde özümsenmiş, film müthiş bir şekilde anlaşılmış ve orijinal film Amerika’ya ve İngilizce’ye kılına bile zarar vermeden getirilmiş.

Okulda arkadaşları tarafından ezilen bir çocuğun kendi yaşlarındaki vampir bir kızla tanışma hikayesi, elbette ki dokunaklı olduğu kadar ürkütücü bir hikaye de anlatıyor ve bu iki zıt kavram filme adeta ruhunu veriyor. Filmin uyarlandığı romanın ve filmin senaryosunun yazarı John Ajvide Lindqvist’in öyküde sunmaya çalıştığı her şey, Matt Reeves’in filminde de neredeyse hiç yorum katılmadan sunulmuş. Ayrıca filmin marka değerini farklı noktalara taşımamak için Matt Reeves, filmde nefis bir performans sergileyen Richard Jenkins dışında fazla tanınmış oyunculara yer vermeyip filmin odak noktasını değiştirmemiş . Kodi Smit-McPhee ve Chloe Moretz gibi çocuk oyunculardan da büyük oyunculuklar çıkarmayı başaran Matt Reeves orijinal filmin dokusuna en ufak bir zarar vermeden sadece filmin dublajını değiştirmiş adeta.

Owen ve Abby’nin aşk ile dostluk arasında gidip gelen dokunaklı öyküsü, vampir ihtiyaçları ve güdüleriyle insan güdülerinin çatıştığı noktalardan benzersiz bir gerilim çıkarmayı başarıyor. Filmin öyküsü, öyle alışılmadık ve öyle kendine özgü ki, filmin duygusundaki şiirsellik de izleyen herkese anbean yansıyor. Owen ve Abby’nin derinlikli karakterleri ve yönetmenin tercihleri onları kısa sürede tanımamıza ve ne olursa olsun onları anlamamıza yardımcı oluyor. İkisinin arasındaki sıcaklık ve zaman zaman bu hissin yerini alan gerilim, filmi başka hiçbir şey yaşanmasa dahi taşıyacak cinsten. Film bu fantastik hikayesine rağmen katıksız bir gerçeklik hissi de içeriyor. Olaylar gözünüze o kadar mantıklı ve gerçekçi görünüyor ki, bu da filmin kendine özgü ürkütücülüğünü destekleyen cinsten.

Matt Reeves’in filmi izlendikten sonra orijinal filmin hayranlarını sinirlendirmeyecek belki, fakat her şeyin orijinal filmle bu kadar aynı olması, izleyenleri farklı bir soru sormaya yöneltecektir: Madem her şey bu kadar aynı olacaktı, böyle bir uyarlamaya gerek var mıydı? Bu sorunun cevabı kişiden kişiye değişecekir; ancak Matt Reeves’in daha önce de bahsettiğim gibi, ilk filmi çok sevdiği ve çok iyi anladığı ortada. Amerikan seyircisinin beklentilerine büyük oranda ters bir stil ile, Hollywood’un tam orta yerinde, tabir-i caizse bir “Avrupa Filmi” çekmek de öyle çok hafife alınacak bir iş değil. Böyle bir filmi, film sektöründen en çok para kazanılan pazara taşıyarak filmin asıl sahiplerine de bir iyilik yaptığı da bir gerçek.

Matt Reeves orijinal filmden bağımsız bakıldığında müthiş bir film çekiyor. Ancak orijinal film işin içine girince asıl ilhamın nereden geldiğini anlıyor ve bu filmde orijinal filmin büyüsünün aynen korunduğunu görüyorsunuz. Kısacası ilk filmi hayranlık derecesinde sevenlerin bile oldukça beğeneceği, ilk filmden habersiz izleyenlerin ise fazlaca etkileneceği, tadı damakta kalan bir uyarlama Let Me In, şaşırtıcı; ancak gerçek.

Kaan Karsan

kaankarsan@gmail.com

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5