Ghost in the Shell (2017): Piksel Piksel Varoluş

Mamoru Oshii, 1995 yapımı bir anime olan Ghost in the Shell’de devletin özel güvenlik biriminde Dış İşleri Bakanlığı’na bağlı çalışan cyborgların dünyasıyla tanıştırdı seyircileri. Masamune Shirow’un aynı adlı mangasından uyarlanan film varoluşçu söyleminin de getirdiği yetkiyle ruh ve beden üzerine derinlikli sözler sarf ediyordu. Filmin anlam dünyasının temelini oluşturan ruhun ve yaşamın sürekliliği düşüncesi, ana karakter Motoko’nun da varlığını sorgulamaya zemin hazırlıyordu. Hikâyenin temelindeki teknolojinin ruhla bütünleşmesinden hareketle, aynı evrende yeni bir hayalet hikâyesi yaratan 2017 yapımı Ghost in the Shell de ona miras kalmış bu söylemi kendi gerçeklik düzleminde nasıl sunabileceğinin yollarını arayan bir yapım olarak karşımıza çıkıyor.

Rupert Sanders, Ghost in the Shell’in dünyasını, yeni dünyanın bir ürünü olan hipergerçeklikten ilham alarak kurarken, filmin çatısını özgün hikâyenin ruhuna azami saygıyı göstererek oluşturuyor. Başlangıçta devletin gizli bir projesi olarak yürütülen ve siber saldırıları önleyen bir ajan-ordu projesinden yola çıkan hikaye, “üretilen” cyborgların varoluşları üzerine düşündürüyor. Oshii’nin filmi, yaşamda bir iz bırakmak için dönüşümün gerekli olduğu inancını taşırken, Sanders’la birlikte kökleri sorgulamanın gerekliliği ön plana çıkıyor. Hâl böyle olunca, Sanders’ın hikâyenin çıkış noktasını ve ana duraklarını sabit tutarak Ghost in the Shell’i içinde bulunduğu iletişim çağının getirdikleriyle farklı bir bakış açısına yönlendirmesi de anlaşılabilir bir tercih olarak karşımıza çıkıyor. Bu noktada, Sanders’ın tercihinin filmi basit bir kopya olmanın ötesine taşıdığını söylemekte yarar var.

Kollektivitenin ve bireyselliğin karşı karşıya geldiği bu yeni dünya düzeninde önceliğin teknolojinin yarattığı yeni yaşam olanakları olması, iletişim kavramının zamansal yolculuğu itibarıyla sözü edilmesi gereken bir değişken. Bu değişken sayesinde, bu yeni uyarlama,  1995’deki Motoko’nun 2017’ye taşımanın yansımasının nasıl olabileceği konusunda fikir veriyor. Böylelikle filmin dünyası da ruhları bir araya getirebilmenin, varolmanın da ötesinde bir devinim gerçekleştirebilmenin ve bu devinimin içinde dünyayı, varlığı tüm algıların ötesinde görebilmenin kapılarını açan düşüncenin bireyin varoluş fikriyle aynı düzlemde bulunamayabileceğinin bir göstergesi hâlini alıyor. İki filmin sorguladığı meseleler arasındaki temel fark da burada gizli. İnsan beyninin sınırları dahilindeki yaşamın ve bu sınırların görünmez olduğu bilgi evreninin ortaya koyduğu ikilem Sanders’ın ilk seçeneğin izinden gitmesiyle kendine bir yol buluyor. Ghost in the Shell’in hayaletinin günümüzde nasıl can bulacağının çıkış noktası da algılanan gerçeklik ve buna bağlı olarak varlığını sürdürebilen hatıralar oluyor.

Sanders’ın hikâye ve karakter odaklı yaptığı seçimler, kurduğu evrenin yapısını sağlamlaştıran etkenlerden olmuş. Bu seçimlerin etkisinin önemini anladığımız ve Motoko’nun karakter gelişimindeki en önemli durak noktalarının mimarı olan Dr. Ouelet karakteri, filmin yeniden inşa ettiği dünyasının ortaya çıkardığı bir aracı konumunda. Motoko’ya olan bağlılığın temelinde, kendi eylemlerinin ahlaki boyutlarını sorgulamasının yanı sıra, Motoko’nun düşünsel yolculuğuyla kurduğu ilişki de yatıyor. Sağlıklı bir insan beynini, üretilmiş olan bir vücutla birleştirmek, Dr. Ouelet için bilimsel bir başarı göstergesi değil. Film ilerledikçe ortaya çıkan gerçekler, bu bilimsel gelişmenin ve bu iki farklı boyuta da sahip canlıların yaşamının nelere sebep olabileceklerini de bize gösteriyor.

Yanlış anılar, yapay hayatlar ve devlet güvenliği uğruna feda edilebilir gözüyle bakılan insanlar… Yaşamın gerekliliği için yok edilebilirliği savunan bu görüşün bir ürünü olan yeni nesil cyborgların görevi tam olarak Dr. Ouelet’in etik anlamda sorguladığı ortamın sürüp gideceğinin teminatları olmak. Onlar, çoğunluğa hizmet eden devasa gücün bekası için kendi bedenlerini feda edip ruhlarını kendi iradeleri dışındaki bir otoriteye hapsetmiş ürünler. Bu durumun varabileceği korkunç sonuçları değerlendirebilen Dr. Ouelet’in varlığı en az Motoko’nun eylemleri kadar dikkate değer bir noktaya götürüyor bizleri. Yaşamın ve bu yaşamı değerli kılan hatıraların bir hatırlatıcısı olma işleviyle Motoko’ya yardım ederken, kendi eylemlerinin yarattığı etkiler de görünür hâle gelebiliyor. Motoko’nun “bizi eylemlerimiz tanımlar” derken ulaşmaya çalıştığı gerçeklik de bu etkilerin biçimlendirdiği etik sorgulamayla aynı düzlemde aslında.

Kant’ın ödev ahlakından yola çıkıp Heidegger’in varlık felsefesine evrilen bu düzlem, Motoko’nun kendi bilincinin ve hatıralarının sorumluluğunu alarak yoluna devam edebilmesine de olanak tanıyor. Eylemlerin doğruluğunun kesinliğine ulaşılamayan bir düzende, onların gerekliliğinden bahsedemiyorsak, bu noktada varlığımızı sürdürebilmek için kendi eylemlerimizin yarattığı gerçekliğin kesinliğinden bahsetmemiz de kaçınılmaz oluyor. Motoko’nun Kuze’yle yüzleşmesinin ardından kendi hayaletiyle yeniden tanışması da onun eylemlerinin yarattığı gerçekliğin yeniden ortaya çıkmasına olanak tanıyor. Eski ve gerçek hatıraların yerini almış hayalet, onu yöneten ve yönlendiren düzene meydan okudukça gerçekliğin peşine düşebiliyor. Algıların ve seçimlerin devreye girdiği bu meydan okuma varlığı gerçekleştirebilmek için bulunduğu bedene karşı açılmış bir savaş. Ve Motoko artık bu savaşın farkında.

Ghost in the Shell, sorgulamayı vaat ettiği meselenin altını kalın çizgilerle işaretlemeden ve temposunu bir saniye olsun düşürmeden hikâyesini kuran bir yapım olarak karşımıza çıkıyor. Rupert Sanders’ın çoğu planı ilk filmle özdeşlik kurarak kameraya almasıyla, iki film arasında köprü kuran anlatım filmin söylemini de sağlamlaştıran nitelikte. Filmin hikâyesinde yer alan temel soruların seyirci nezdinde sorgulanmasına alan bırakmayan kurgusu filmin eksisi olsa da Ghost in the Shell, animeden ilham aldığı kamera hareketleri ve günümüz evrenin farkında olan yönetmenliğiyle bu eksiyi telafi eden bir yapıya sahip. Ghost in the Shell, Sanders’in seçimlerini ve Motoko’nun ruhunu bir araya getirip yeni bir evrende, yeni bir kabuğa bürünmüş hâlde karşımıza çıkarıyor. Özgürlüğün farkındalığına ulaşmak da bu kabuğun içinde saklı.

Sezen Sayınalp
twitter

***

Yönetmen: Rupert Sanders

Senaryo: Jamie Moss, William Wheeler, Masamune Shirow (manga)

Yapım: ABD, 2017

Oyuncular: Scarlett Johansson, Pilou Asbaek, Takeshi Kitano, Juliette Binoche

Süre: 107′

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5
Araç çubuğuna atla